Anne yukarı

Ölüm Büyüsü

2020.11.29 00:18 Nahuel1905 Ölüm Büyüsü

Medyum Babavanga 30 yılını medyumluk yaparak geçirmiş ve büyüler konusunda ilim sahibi bir medyumdur. 30 yıllık tecrübeleri arasında binlerce insana büyüler konusunda yardımcı olmuş ve sorunlarını çözmelerine vesile olmuştur. Ölüm Büyüsü medyum babavanga tarafından yapılan kara büyüler arasındadır. Peki bir çok insanın merak ettiği bir soru olan Ölüm Büyüsü Nedir ? Sorusunun yanıtına geçelim.
Ölüm Büyüsü Nedir ?
Ölüm Büyüsü aslında adında yazıldığı gibi genel olarak insanların canına kast etmeyi amaçlamaz.. bazen insanlara kalıcı zararlar vermek ve onları hem psikolojik hem de fizyolojik olarak yormak gibi durumlar için de kullanılır. Ölüm Büyüsü kara büyü sınıfında yer alan bir büyüdür ve geçerli sebepler olmadığı sürece medyum babavanga tarafından yapılmayan büyüler arasındadır.
Ölüm Büyüsü Nasıl Yapılır ?
Ölüm Büyüsü yapımında her büyü de olduğu gibi kişinin adı, anne adı, doğum tarihi (ay-gün-yıl) ve fotoğrafı ile yapılmaktadır. Kişini 3 adet fotoğrafına ihtiyaç duyulur ve bu bilgiler temin edildikten sonra büyü de bize yardımcı olacak olan iblislerin daveti için ritüele geçilir. Davet ritüelinde iblisler için adak adanıp bu adkaların kanlarının sunakta onlara kişinin fotoğrafı ile birlikte sunulması gerekmektedir. Bu adak 8 adettir ve genel olarak keçi kullanılmaktadır. Keçi baphometlerin simgesidir ve keçi kanı ile davete icabet ederler. 8 adet keçi kesildikten sonra kanları sunağa konur ve bu sırada latince ………… sözleri söylenerek iblisler davet edilir. İblisler davete icabet ederlerse işlemin başlangıç aşaması sorunsuz tamamlanmış olur.
Ölüm Büyüsü Kaç Günde Etki Eder ?
Ölüm büyüsü 3 aşamalı bir büyüdür ilk aşama 14 gün sürer bu aşama kişinin psikolojisini bozma aşamasıdır. İlk aşama bittikten sonra 2. aşamada 3 gün süreyle işleme ara verilir ondan sonraki son aşama yani 3. aşama yine 14 gün sürmektedir, bu aşamada ise kişinin fizyolojik olarak (bedensel) zarara uğratıldığı ve tükendiği aşamadır. Kısacası ölüm büyüsü toplamda 31 gün süren bir büyüdür. Tam etkisini 31. gün gösterir.
Ölüm Büyüsü Etkileri Nelerdir ?
Ölüm Büyüsü etkileri yukarı da yanıtladığım şekilde 2 aşama halinde gerçekleşir. İlk olarak kişiye olan psikolojik etkisi başlar bu da ilk 14 gün içinde olur. Bu süre içerisinde kişi sürekli takip edildiğini, birilerinin onu öldürmek istediğini, etrafında ki bütün kişilerin ona düşman olduğunu düşünür. Bu kişinin yalnızlaşmasına ve içine kapanık biri olup hem sosyal çevresinden kopmasına hem de içine kapanmasına neden olur. Bu kişi artık hayatta tek başınadır. Ne insan içine çıkabilir, ne kendi ailesi ile iletişim kurabilir, ne de artık kendini başkasına ifade edebilir. Bu durum ilerleyen zamanlar da kişinin yemeden içmeden kesilmesine ve yatağa düşmesine kadar devam eder. İkinci aşama da ise yatağa düşen ve yemek yemeyen bir insanın başına gelenler bu kişinin başına gelir. Halden düşen kişi de yemek yemediği için farklı semptomlar görülmeye başlar. Kişinin bünyesi zayıf düştüğü ve yemek yemediği için vücudu mikroplara direnç gösteremez ve hastalıklar boy göstermeye başlar. Bu aşama kişinin ölüme en çok yakınlaştığı andır. Çünkü zamanla çoklu organ yetmezlikleri başlayacak ve vücut tamamen iflas ederek kişinin ölümüne yol açacaktır.
Ölüm Büyüsü Bozulur mu ?
Ölüm Büyüsü bozulabilen bir büyüdür, fakat büyüyü bozmak için üzerinde ölüm büyüsü olduğundan şüphelendiğiniz kişiyi fazla süre geçmeden bir medyuma göstermeniz gerekmektedir. Ölüm büyüsü bozulabilmesi için ilk 14 günlük aşamanın tamamlanmaması gerekmektedir. Büyü 2. aşamasına geçtiği anda kişi için çok geç kalınmış olabilir. Çünkü psikolojik aşama tamamlanırsa geri dönüşü olmayan bir yola girilmiş demektir. Bu yüzden bu konu üzerinde durulmalı ve ölüm büyüsü şüphesi olan kişi bir medyuma bakım yaptırarak üzerinde ölüm büyüsü olup olmadığına bakılmalıdır.
Ölüm Büyüsü Nasıl Bozulur ?
Ölüm Büyüsü bozmak için yapımında kullanılan 8 keçinin tam aksine 16 tane koyun kesilmeli ve bu koyunlar ihtiyaç sahiplerine dağıtılmalıdır. Koyunların kanından 8 litresi alınır ve bu kan ile hüddam adı verilen ruhani varlıklar işleme davet edilir. İşlem davetinden sonra yine kişinin bilgileri ve fotoğraflarına ihtiyaç duyulur. Hüddamlar davete icabet ederlerse bu hüddamlara vücudun da iblis olan kişinin vücudundan bu iblisleri kovmaları ve kişiyi temizlemeleri istenir. Ölüm Büyüsü bozmak için kişinin kaçıncı aşama da medyuma geldiği önemlidir.
Medyum Babavanga Ölüm Büyüsü Hakkında Ne Diyor ?
Ölüm Büyüsü yapmak gerçekten vicdani bir durumdur ve cinayet ile şe değerdir. Bir insanı canını almak gerçekten verilecek kararların en zorudur. Bu yüzden ben ölüm büyüsünde sizlere kişilerin canını almayı değil onları psikolojik olarak en ağır şekilde cezalandırmayı tavsiye ediyorum. Bunun dışında not olarak da şunu eklemek istiyorum ölüm büyüsü yaptıracağınız medyumun tecrübeli ve ilim sahibi olmasına dikkat edin. Merdiven altı 500 liraya işlem yapan hocalara işlem yaptırırsanız bunun sonuçlarına siz de katlanmak zorunda kalırsınız. Şeytanlarla yapılan bir işlem olduğu için yapılabilecek en küçük hata sizlerin sonu olabilir. Bu yüzden çalışacağınız medyum konusunda ince eleyip sık dokuyun.
submitted by Nahuel1905 to u/Nahuel1905 [link] [comments]


2020.11.29 00:17 Nahuel1905 Papaz Büyüsü

Medyum babavanga yaklaşık 30 yıllık deneyim ve tecrübesini siz yardıma ihtiyaç duyan insanların yararına kullanmaktadır. Papaz Büyüsü konusunda yapmış olduğu çalışmalar ile bir çok insana faydası dokunmuş ve bu çalışmalar sayesinde Türkiye ve Dünya’da adından sıkça bahsettirmeyi başarmış kahin ve medyum olan babavanga sizlerin hizmetindedir. Peki hepinizin merak ettiği soruların başında gelen Papaz Büyüsü Nedir? Sorusunun yanıtına geçelim
Papaz Büyüsü nedir ?
Papaz büyüsü kara büyü sınıfında bir büyü olup nadirende olsa ak büyü sınıfında da kullanılmaktadır. Papaz büyüsü insana hem psikolojik hem de fizyolojik olarak zarar vermek amacıyla kullanılan bir büyüdür. Papaz Büyüsü nadiren de olsa aşık etme ve bağlama çalışmalarında da kullanılmaktadır.
Papaz Büyüsü nasıl yapılır ?
Papaz büyüsü yapımı olarak internet üzerinde gezen adet kanı içirme olayı tamamen hurafedir. Çünkü adet kanı gibi pis bir şeyin büyü yapımında yeri yoktur. İnternette gezen yazılarda bir kişi sevdiği kişiye adet kanını içirirse bu kişi ona aşık olurmuş. Madem böyle erkekler birini kendilerine aşık etmek istediklerin de ne yapacaklar? Bu hurafeyi çürüttükten sonra sizlere son bir uyarı daha yapayım. Kişiye adet kanınızı içirirseniz sadece ve sadece adamın mikrop kapmasına ve miğdesinin bozulmasına neden olursunuz. Bunun dışında pek bir etki göremezsiniz. Gelelim gerçek papaz büyüsü’nin nasıl yapıldığına bu büyüye papaz büyüsü denilmesinin sebebi ilk olarak papazlar tarafından yapılması ve kullanılan dilin latince olmasından kaynaklanmaktadır. Papaz büyüsü için öncelikle kişilerin bilgilerine ihtiyaç duyulur. Bu bilgiler sırasıyla kişinin adı, anne adı, doğum tarihi ve fotoğrafıdır. Bu bilgiler alındıktan sonra şeytan tozu adı verilen özel bir mürekkep ile kişinin bilgileri kişinin fotoğrafı üzerine bambudan özel bir kalemle yazılır. Ondan sonra bu fotoğraf bir sunağa konularak işlem de bize yardımcı olacak demonları işleme davet etmek adına 7 tane domuz kesilir ve bu domuzların kanları sunakta kişinin fotoğrafı ile birlikte demonlara sunulur. Demonlar (şeytanlar) davete icabet eder ve kişiye kötülük yapacaklarına dair medyum kişi ile anlaşırlar.
Papaz Büyüsü Kaç Günde Etki Eder ?
Papaz büyüsü son derece etkili bir büyüdür ve yukarı da yazılan ritüel gerçekleştikten sonra demonlar belirtilen kişiye önce psikolojik olarak saldırmaya başlarlar ve ilk 3 günden itibaren büyü etkisini göstermeye başlar. Papaz büyüsü’nin kişiyi delirtecek seviyeye gelmesi ise yaklaşık 21 günü bulmaktadır. Bu bütün büyüler de olduğu gibi büyü yapılan kişinin dirayetli ya da zayıf bünyeli olmasına göre değişiklik gösterir. Papaz büyüsü 14 günde de sonuçlanabilir. Bu tamamen işlem yapılan kişinin dayanıklılığı ile alakalıdır.
Papaz Büyüsü Etkileri Nelerdir ?
Papaz Büyüsü’nün yapılan kişi de bıraktığı en belirgin etki kişinin sürekli takip ediliyor hissine kapılması ve etrafta yaratıklar görmeye başladığını düşünmesidir. Bu gerçektir, çünkü papaz büyüsü şeytanlar aracılığı ile yapılır ve yapıldıktan sonra bu şeytanlar kişiye görünmeye başlarlar. Bunun dışında kişi de sürekli halsizlik ve yorgunluk görülmesi, sürekli kulağına bir şeyler fısıldanması ve bulunduğu ortamlardan uzaklaşarak içine kapanık bir hale gelmesi sıkça görülen papaz büyüsü etkileri arasındadır.
Papaz Büyüsü Bozulur mu ?
Tabi ki de papaz büyüsü de yapıldığı gibi bozulabilen bir büyüdür burada önemli olan şey papaz büyüsü fazla ilerlemeden kişiye bu teşhisi koymak ve büyüyü bozma işlemine başlamaktır. Geç kalınan bir papaz büyüsü bozma işlemi kişi üzerinde psikolojik anlamda kalıcı hasarlar bırakabilir. Papaz büyüsü bozulsa bile geç kalındığında kişi kalan ömrünü akıl hastanesinde geçirmek zorunda kalabilir.
Papaz Büyüsü Nasıl Bozulur ?
Papaz Büyüsü bozmak içinde yapmak için kullanılan bilgilerin aynısı gerekmektedir. Kişini bilgileri ve fotoğrafı ile yine işlem yapılır. Bu sefer demonlarla savaşmaları ve onları kişinin vücudundan def etmeleri için iyi olan ruhani varlıklardan yardım istenir. Papaz büyüsü yapımında kullanılan 7 domuz a karşılık papaz büyüsü bozma işleminde 7 tane koyun kullanılmaktadır. Koyunlar genel de iyi ruhanilerin daveti için kullanılırlar. Bu 7 tane koyunun kanı ile kişinin fotoğrafı yıkanır ve 10 gün süreyle bu kanın içinde bekletilir. Davete gelen iyi ruhani varlıklar kötü ruhaniler ile savaşarak kişinin vücudunu bu kötü varlıklardan temizlerler.
Medyum Babavanga Papaz Büyüsü Hakkında Ne diyor ?
Medyum Babavanga papaz büyüsü konusunda bu işlemi yaptırmak isteyenleri uyarıyor. İşi bilmeyen amatör medyumlar tarafından papaz büyüsü yapıldığında yapılacak en ufak yanlış işlemi yapan ve yaptıran kişinin ömür boyu musallatlı kalmasına neden olabilir. Bu yüzden bu işlemi yaptırmadan önce çalışacağınız medyumu dikkatli seçin…
submitted by Nahuel1905 to u/Nahuel1905 [link] [comments]


2020.11.28 19:14 SnooTomatoes3856 her gün bir flood #14.2

hayatımda okuduğum en mükemmel flood okuyun okutturun. masterpiece...
Sizlerle hayatımda söylediğim en büyük yalanı pylaşmak istiyorum. Anlatacağım hikaye yarım falan değildir. Rahatlıkla okuyabilirsiniz. BÖLÜM 1 2015 yılıydı. Liseyi yeni bitirmiş üniversite sınavına girmiş ama barajı bile geçememiştim. Zaten kimsenin de benden pek bir umudu yoktu. Kimseyi hayal kırıklığına uğratmamıştım. Annem ev hanımı, babam ise işi olmayan arada bir inşaatlarda amelilik yapan birisiydi. Zar zor geçinir kirayı bile zor öderdik. Birde benden 3 yaş küçük kız kardeşim var. Onun dersleri çok iyiydi. Bu yüzden benden umudu kesmişler, annemle babam bütün umutlarını ona yöneltmişlerdi. Bir gün babam sevinçli bir şekilde eve geldi. Yüzü gülüyordu. Eve gelir gelmez bizi salona çagırtmıştı. Babamın yanına gidip "Ne oldu baba?" diye sordum. Babam da heyecanlı heyecanlı anlatmaya başladı. "Bugün fabrikada kolileri kamyona yüklerken, fabrikanın patronuyla biraz konuştuk ona durumumu anlattım. O da bana Çanakkale'de bir fabrikasının daha olduğunu orada da elaman lazım olduğunu söyledi. Köy yeri olduğundan kiraları çok ucuzmuş hem de temiz hava alırız" dedi. Annem babama "Peki aylık maaşın ne kadar orada geçinebilecek miyiz?" diye sordu. Babam "2000 tl para alacağım. Hem bizim oğlan da işe girer biraz faydası dokunur." dedi. Babam kararlıydı kafası yatmıştı bu işe. Annem de kabul etti. Benim de zaten okulum bitmişti, çalışmaktan başka çarem yoktu. Bir kaç güne bütün eşyalarımızı toplayıp Çanakkale'nin köyünde tuttuğumuz eve taşındık. Yeni evimiz bayağı büyüktü. İlk defa kendime ait bir odam olacaktı. Köy de çok güzeldi. Denizi bile vardı. Bir kaç gün içinde eve yerleştikten sonra babamın bahsettiği fabrikaya gittik.
BÖLÜM 2 Bizi müdürün yanına çıkarttılar. Müdürün odasına girdiğimizde karşısında ayakta bekledik. Bu beni bayağı sinirlendirmişti. Benim için sorun değildi ama babamın öyle müdürün karşısında gariban bir şekilde beklemesi benim zoruma gitmişti. Müdür babam ve beni işe almıştı. Tabi ki de babamın fabrikanın sahibi ile geldiği ufak bir ayrıcılık vardı ama çokta umursanacak bir şey değildi bu. Tam kapıyı açmış dışarı çıkacaktım ki, karşıma çok güzel bir kız çıktı. Ne güzel kız diye geçirdim içimden. Kız yüzüme bile bakmadan müdüre "Baba" diye seslendi. Demek bu kız müdürün kızıydı. Hiç olmassa öğrenmiş olmuştum. Ertesi gün babamla birlikte işe başladık. Bu çalıştığımız fabrika balık fabrikasıydı. Kadınlar balıkları kılçıklarından ayırır benle babam da çöplerini atardık. Böyle çalışırken yanımıza bir tane araba durdu. Eski bir dobloydu. İçinden müdür ve kızı indi. Müdürün kızı direk yanımıza gelerek bana "Ne yapıyorsunuz siz?" diye sordu. Bende kıza "Çöpleri atıyoruz" dedim. Benim yaşımda olan bir kızın karşısında böyle bir vaziyette durmak beni utandırmıştı. Ayağımda çizme üştüm başım balık pisliği. Daha sonra kız babasının yanına giderek "Baba ne pis kokuyorlar, midem bulandı" dedi. Bunu iki kulağımda net bir şekilde duymuştu. Nasıl üzüldüm anlatamam normal şartlarda elimde ki bir kova balık pisliğini kafasına dökerdim ama bu iş babam için çok önemliydi. Belki kızın dediğini duymuştu ama duymamazlıktan geliyordu. Aradan aylar geçti ben ve babam hala balık çöplerini atıyorduk. Mola saati geldiğinde babamla birlikte bahçeye oturup dinlemeye başladık. Yanımıza müdür ve karısı gelerek babamla konuşmaya başladı. Müdürün karısı lafı üniversite sınavına getirdi. Bana bakarak "Sen girmiyor musun. Gerçi girsen de kağıt israfı olur" diyerek gülmeye başladı. Ulan ne biçim insanlardı bunlar. Hiç umursamamış gibi yaparak müdürün karısına "İstesem tam puan alırım o sınavdan sadece yapmak istemiyorum" gibi saçma bir cümle söylemiştim. Babam bir şeyler söylemek istiyordu ama diyemiyordu. Babamın bu huyundan nefret ederdim. Babam yeri gelince başlarım lan işine diyebilecek bir adam değildi. Tamam efendim, olur efendim diyenlerdendi. Müdür bana "Bizim kız bu yıl hukuku düşünüyor, en iyi dershaneye gidiyor" dedi. Bizimle uğraşıyordu bunlar yoksa ben mi öyle zannediyordum. Müdüre bakarak "Ben hiç bir dershaneye gitmeden de sizin kızınızı bu sınavda rahatlıkla geçebilirim" dedim. Müdür bu lafıma kızmış olmalı ki sert bir şekilde "Mola bitti" dedi. Babamla birlikte tekrardan balık çöpü atmaya devam ettik.
BÖLÜM 3 O gece yatağımda yatarken bunlar gibi şerefsizlerin genelde dizilerde olduğunu düşünürdüm ama gerçekte de varlarmış. Kendi kendime düşünürken aklıma bir fikir geldi. Üniversite sınavına daha 1 aydan fazla bir süre vardı. Eğer bu zaman içinde bir kitap alır sıkı çalışırsam gerçekten de kızlarını geçebilirdim. Bunları düşünürken uyuya kalmışım. Sabah babam beni işe uyandırdı. İşe gidip tekrardan çöpleri atmaya başladık. Babama "Baba ben üniversite sınavına hazırlanmak istiyorum. 1 ay kaldı derslere çalışıp adam akıllı bir iş sahibi olabilirim" dedim. Babam biraz düşündü "Sen yapamazsın işine bak" dedi. Ben de "Baba işten çıkıcam bugün" dedim. Babam hiç bir şey demedi. Molaya çıktığımız vakit müdürün odasına giderek "Ben istifa ediyorum" dedim. Müdür de "Ne oldu neden istifa ediyorsun?" diye sordu. Bende "Bir nedeni yok sıkıldım" diyerek odadan çıktım. Üzerimi değişip köyde bulunan bir kırtasiyeye girip üniversiteye hazırlık kitabı aldım. Eve gittiğimde kapıyı annem açtı. Bana şaşırarak baktı "Niye erkenden geldin?" diye sordu. Bende anneme "İşi bıraktım" dedim. Anneme bayağı bir laf anlattıktan sonra odama girip kitabı açtım. Yapacaktım, kararlıydım. Kimse bana inanmıyordu herkesi pişman edecektim. Başladım kitabı okumaya. Aradan 5 6 dakika geçmişti ki çok sıkılmıştım, resmen uykum geliyordu. Bu 1 ay ders çalışmak yerine cebimde ki parayı dışarıda gezerek harcadım. Sınav günü geldiğinde Çanakkale merkeze kadar gitmiştim. Sınavda zorlanıyordum hiç bir şey bilmiyordum ki. Ama matematiğe gelince bilerek öğretmenlerden boş kağıt isteyip duruyordum. Matematiği yapıyormuşum gibi gösteriyordum kendimi. Sürekli kağıt isteyince herkes bana bakar olmuştu, kendilerince zeki çocuk diyorlardı herhalde bana. Oysa ki kağıda soruların aynısını yazıyordum sadece. Sınav bitmiş eve giden otobüse binip kafamı koltuğa iyice yaslayıp düşünmeye başladım. "Annemle babam haklılardı ben yapamazdım bunu. Bana göre değildi. Müdürün kızı beni çok rahat geçerdi." Aradan biraz zaman geçtikten sonra sınav sonuçları açıklandı. Sonucuma bakmama gerek yoktu. Ama ne kadar kötü olabilirdi ki? Merakıma yenik düşüp sınav sonucumu açtığımda ilk girdiğim zamankinden daha da düşüktü. Ne salaktım ben. Keşke müdüre ve karısına sizin kızınızı rahatça geçebilirim demeseydim. Böyle mal mal otururken aklıma bir şey geldi. Öğeyi denetle ne güne duruyordu ki. Bunu ne müdür ne de karısı bilirdi. Hemen öğeyi denetle yaparak aldığım puanı düzelttim. Kendimi dereceye soktum neredeyse. Puanlarımı yükselttikten sonra internet cafeciden kağıda yazıcı ile çıkarttım. Kağıdı alır almaz babamın yanına yani fabrikaya gittim. Fabrikaya geldiğimde müdür karısı ve kızı masada oturmuş konuşuyorlardı. Kızları ağlıyordu. Ne güzel zamanlamaydı. Babam ise biraz arkalarında oturmuş çay içiyordu. Babamın yanına giderek biraz da duyulacak bir şekilde "Baba bak puana derece yapmışım" dedim. Babam elimde ki kağıda bakıyordu ama hiç bir şey anlamıyordu. Normal puanımı bile getirsem babam anlamazdı. Bana bakarak "Afferim oğlum" dedi. Daha sonra müdürün karısı bana seslenerek "Getir bakayım" dedi. Göğsümü kabarta kabarta yanlarına gidip elimde ki kağıdı gösterdim. Kadının yüzü düşmüştü. Kızına bakarak "Bu çocuk bile seni geçmiş" dedi. Hemen araya atladım. "Yalnız ben derece yaptım yani bir çok insanı geçtim. Aslında lys' de girerdim ama gerek yok ondan da yüksek puan alırım benim için önemli olan ygs'di. Oda çok kolaydı. Hiç çalışmadan derece yaptım. Bu sınavda zorlanan boşuna deniyordur." dedim. Bunları söyledikten sonra babamın yanına gittim. İçimde ki o boşluk dolmuştu resmen. Bu son bir kaç hafta güzel geçmişti.
BÖLÜM 4 Sıra da tercih vardı. Bunu da bir şekilde atlattım. Ama üniversite zamanı gelince ne yapacaktım ki? Annemlere yalandan "İstanbul'da bir üniversite kazandım" dedim. Yalan yalanı doğuruyordu sürekli. Artık gerçeği de söyleyemezdim. Boku çıkmıştı yani. Bir gün köyde dolaşırken kendi kendime "Ne yapacağım lan ben" diye söyleniyordum. Birden omzuma biri dokunarak "Napıyon lan" dedi. Bu arkadaşım Sedat'tı. Sedat'la muhabbet ederken bana "Antalya'da bir otelde çalışacağını söyledi." Orada yatıp kalkıp, yiyip içecekti. Birden kafama dank etti. Çok iyiydi. Bende Antalya'ya gidip orada çalişabilirdim. Hemde evdekilere üniversite gidiyordum diyebilirdim. Sedat'a bana da iş ayarlaması için ikna etmiştim. Okulların açılmasına az bir süre olmasına rağmen Annemle babama "Ben gidiyorum artık İstanbul'da ki kyk yurduna gitmem gerekiyor" dedim. Annem ağlamaya başladi babam ise neredeyse cebinde ki bütün parayı vermeye razıydı. Babam bana bakarak "Oğlum kusura bakma sana inanmadık, özür dileriz." dedi. Aşırı kötü olmuştum. Ah bir bilselerdi gerçegi ne derlerdi acaba. Bir kaç gün içinde valizimi toplayıp evdekilerle vedalaştıktan donra Sedat'la birlikte Antalya'nın yolunu tuttuk. Otele geldiğimiz de çok iyi insanlar bizi karşıladı. Bize yatacağımız yeri gösterdiler. Yemek ikram ettiler. Ne yapacağımızı söylediler. Bunlar da çalışanlardı, ve gerçekten de güzel insanlardı. Sedat daha önceden bu işi yaptiğı için otelde belboy olarak çalışıyordu. Ben ise otelin restourant bölümünde komi olarak çalışıyordum. Garsonun arkadasında dolanır, müşterilerin boşlarını toplardım. Aradan aylar geçmiş evdekiler beni arıyor "Okul nasıl gidiyor?" diye soruyorlar. Bana güveniyorlardı. Benim onlara yalan söyleyeceğimi tahmin etmiyorlardı. Bir şekilde durumu idare ediyordum. Babam para göndermek istiyor kabul etmiyordum. Yurtta her şey bedava paraya ihtiyacım olmuyor diyordum. Bir gün restourantın mutfağında yemek yerken beni resepsiyondan çagırdılar. Üstümü başımı düzeltip resepsiyona indim. Resepsiyonda ki adam "Sedat'ı bir yere yolladım şu müşteriyi odasına kadar götür" dedi. Bende kabul ettim. İlk defa birisini odasına götürecektim. Resepsiyona "Kimi götüreceğim" diye sorduğum da bana eliyle "Şu bayanı" dedi. Kadının yanına giderek ögrendiğim bir kaç kelime ingilizce ile "Please, follow me" dedim. Ben bir kaç adım atmıştım ki kadın bana bakarak, gözleri ile elinde ki valizi gösterdi. Doğru ya valizleri biz taşıyorduk. Gidip kadının elinde ki valizi aldım. Valiz ya çok ağırdı ya da ben çok güçsüzdüm. Allah'tan tekerlekleri vardı da götürebiliyordum. Asansöre bindiğimiz de kadının yüzüne baktım. Sanki hayattan bezmiş her an intihar edecek bir tipi vardı. Ama gayette güzel bir kadındı. Hatta çok güzel bir kadındı. Kadın yere bakıyor ben de kadına bakıyordum öylece. 11 kat bu şekilde çıktıktan sonra elimde ki kartı okutup odasına girdik. Odaya girer girmez kadın kendini yatağa attı. Ağzım açık bir şekilde kadına baktım. Elimde ki valizi bir köşeye bıraktım. Odadan tam çıkıyordum ki, kadın seslendi. Yatağın üzerine oturmuş bana bakarak ingilizce bir şeyler söylüyordu. Hiç bir şey anlamıyordum. Kadına bir şey söylemek istiyordum ama konuşmama fırsat bile vermiyordu. Tam o konuşurken odaya Sedat geldi. Sedat'ı görür görmez bi rahatlama gelmişti. Sedat'a "Bu kadın bir şeyler diyor anlamadım, sen konuş ben gidiyorum" dedim. Sedat "Tamam kanka" dedi. Odadan çıkana kadar kadın gözlerini benden ayırmadı. Restoranta çıkıp yine boş işleri yapmaya devam ettim.
BÖLÜM 5 Ertesi gün sabah kahvaltısında çalışırken o kadın geldi. Kahvatısını alıp bir masaya oturup yemeğini yemeye başladı. Yemeğini bitirdikten sonra boş tabaklarını almaya gittim. Tabağı alırken kadın kafasını kaldırıp bana öfkeli bir şekilde baktı. Yanlış bir şey mi yapıyordum, niye böyle bakıyor lan bu kadın? Tuttuğum tabağı bırakıp hemen şefin yanına gittim. Şefin yanına giderken arkama baktığımda kadın kafasını çevirmiş hala bakmaya devam ediyordu. Şefin yanında dururken restorant müdürü beni yanına çağırdı. Müdür bana " Sen bundan sonra gececi olarak çalışacaksın" dedi. Gececi çalışan çocuk vardı. Müdüre "Gececi ne olacak o da gündüze mi geçecek?" diye sordum. Müdür "Onun annesi hastalanmış memleketine gitti. O gelene kadar sen bakacaksın" dedi. Bende kabul ettim. Zaten kabul etmekten başka çarem yok. Mecbur yapacaktım. Hem o kadınıda artık görmek zorunda kalmayacaktım. Gececi olmak güzeldi. Saat 11 olduğunda iş başı yaptım. Sabah 7 ye kadar restorantta boş boş oturacaktım. Çok nadir müşteri gelirdi o da sadece bir kaç yudum içki içindi. Saatler geçmiyordu. Oturmuş barda telefonla oynarken uyumamak için kendimi zor tutuyordum. Saat gece 2 idi. Asansörden bir ses geldi. Kafamı uzatıp baktığımda gelenin bir müşteri olduğunu anladım. Ama asansörün önü karanlık olduğu için müşterinin yüzünü tam göremedim. Yavaş yavaş geldikçe başımdan aşagı kaynar sular döküldü. Gelen kişi odasını gösterdiğim kadındı. Ne işi vardı bu saatte burada? Bara gelip sandalyeye oturdu. Bana bakarak "Beer" demişti. Allah'tan bira istediğini anlamıştım. Kadına birayı verdikten bir kaç dakika sonra telefonum çalmaya başladı. Arayan kişi annemdi. Gecenin 2 sinde niye arıyordu ki? Kadın bana "Open" dedi. Telefonu açmamı istiyordu. Bende telefonu açtım bu saatte arıyorsa belki önemli bir şey olabilirdi. Telefonu açıp kulağıma getirdim "Efendim anne" dedim. Annem "Whatsapp'ta açıktın bende arayayım dedim. Nasıl gidiyor okulun?" diye sordu. Bende yalanlarıma devam ettim. Telefonla konuşurken kadın da bana bakıyordu. Konuşmayı kısa kesip telefonu kapatıp cebime koydum. Kadın elinde ki birayi bırakarak bana "Neden yalan söylüyorsun annene?" diye sordu. Şok olmuştum. Kadın türkçe konuşuyordu. Çok iyi değildi ama konuşuyordu. Kadına şaşkınlıkla bakarak "Türkçe biliyor musunuz, konuştuklarımı anladınız mı?" dedim. Kadın "Evet biliyorum" dedi. Kadına her şeyi anlattım. Bu şekilde yaptığımı ve bu durumun beni buraya getirdiğinden bahsettim. Kadınla resmen sabaha kadar konuştuk. Belki de benim mesaim bitmese konuşmaya devam ederdik. Daha sonra ertesi gün oldu ve kadın yine aynı saatte gelip tekrardan sabaha kadar konuştuk. Bana 28 yaşında olduğunu isminin Isabella ve Amerika'da yaşadığını söyledi. Isabella benden tam 9 yaş büyüktü. Ben 19 yaşındaydım o zamanlar. Gececi çocuk gelmemişti, bende tam 2 ay boyunca gececi olarak çalıştım. Bu 2 ay boyunca Isabella her gece geldi ve sabahlara kadar hep konuştuk. Benim sayemde Türkçesi bile gelişmişti. Normalde bir hafta kalması gerekiyordu ama 2.5 aydır bizim otelde kalıyordu. Sonunda gececi çocuk gelmişti. Müdür beni bu sefer sabah yerine akşama yazmıştı. Artık akşamcı olarak çalışacaktım. İsabella'ya son gececi olarak çalıştıgımda "Gececi çocuk geliyor artık onunla konuşursun" dedim. Bunu diyince sanki biraz üzülmüştü yada ben öyle zannetmiştim.
BÖLÜM 6 2 gün sonra akşamcı olarak çalışırken asansörden Isabella indi. Üzerine o kadar güzel elbise giyinmişti ki gözlerimi alamadım. Kalbim güm güm atmaya, nefesim hızlanmaya ve elim ayağım durduk yere titremeye başlamıştı. Garsonlardan birisi Isabella'dan sipariş almak için yanına gitmişti. Ben de o ara elimde ki boşları mutfağa götürüyordum. Aradan bir kaç dakika geçmişti ki garson yanıma gelerek "Olum masa 4 te ki kadın benim siparişimi o alsın" diyor. Nasıl alacaksın ingilizcen bile yok" dedi. Galiba türkçe konuşabildiğini benden başka bilen yoktu. Garsona "Ben alırım" dedim ve Isabella'nın yanına gittim. Allah'ım ne kadar güzeldi. Ama ben hiç umursamıyormuş gibi yaparak "Akşamları geldiğini bilmiyordum" dedim. Bana "Aslında bugün değişiklik olsun istedim" dedi. Isabella'nın siparişlerini aldıktan sonra servisini de ben yapmıştım. Restourant yemek servisi bitip gececi çocuk gelene kadar oturdu. Masadan kalkıp giderken elinde bir poşet gördüm taşımakta zorlanıyor gibiydi. Şefimize seslenerek ingilizce bir şeyler söyledi. Ardından şef bana seslenerek "Hanımefendinin elinde ki poşeti odasına kadar götür" dedi. Ulan nereden çıktı şimdi poşet, hiç uğraşmak istemiyordum. Gidip Isabella'nın elindeki poşeti alıp odasına kadar götürdüm. Odaya girdiğimiz de poşeti yere bırakıp "İyi geceler" dedim. Arkamı dönüp çıkıyordum ki beni kolumdan tutup yatağa itti. Yatakta öylece kalmıştım. Gidip kapıyı kapatıp arkadasını da kilitledi. Yanıma gelerek "Bunu daha önce yaptın mı?" diye sordu. Anlamıştım ama anlamamazlıktan gelerek "Neyi" dedim. "Sex"dedi. Kocaman gözleriyle gözlerime bakıyordu. Kekeleyerek "Benim gitmem gerek" dedim. Başladı dudaklarımdan öpmeye. Kalbim nasıl atıyordu anlatamam, ve o gece bakirliğimi kaybedip milli olmuştum. Üstelik bizim fabrikada ki müdürün kızından kat ve kat güzel bir kadınla birlikte. Ertesi gün aynı yatakta uyandık. Galiba Isabella'ya aşık olmuştum, kendimden 9 yaş büyük bir kadına. Bir kaç gün sonra beni annem aradı. Bana bağırarak ve ağlamaklı bir sesle "Bize nasıl yalan söylersin. Biz seni okul okuyor sanıyorduk niye bizi kandırdın. Baban birdaha buraya gelmesin benim öyle oğlum yok diyor" dedi ve telefonu yüzüme kapattı. Ögrendim ki Sedat'la birlikte otelde üzerimde garson kıyafeti varken fotoğraf çekinmiştik bu da instagrama atıyor ve kardeşim görüyor oradan da annem ve babam daha sonra Sedat'a ulaşıyorlar oda her şeyi söylüyor. Bir kaç defa annemle babama ulaşmaya çalıştım ama açmadılar bile telefonu. Daha fazla burada çalısamazdım belki babam buraya gelebilirdi o yüzden çıkmam lazımdı, birikmiş biraz param vardı bana bir süre yeterdi. Müdüre durumu anlatıp çıkmam gerektiğini söyledim. Zaten kış geliyordu işler düşecekti. Sen bilirsin dediler. Valizimi hazırlayıp otelin önüne geldim. Aslında Isabella'ya veda etmek istiyordum, ama yukarı çıkıp yanına gidemezdim. Bir kaç kere aramama rağmen telefonu da açmadı. Valizimle birlikte otelin karşısında oturuken kapıdan Isabella çıktı. Biraz sağa sola bakındıktan sonra beni gördü. Resmen koşarak yanıma geldi ve bana sarıldı. Ağlamaya başladı. Kafasını geri çekip gözlerime bakarak "Neden işi bıraktın, nereye gidiyorsun?" diye sordu. Bende ağlayarak "Bilmiyorum" dedim. Birlikte bir kafeye oturup ona durumu anlattım. Bunun üzerine Isabella "Benimle gel Amerika'ya" dedi. Aslında Amerika'ya gitmek istiyordum bunu hayal etmiştim, araştırmıştım ama bu şekilde gideceğimi hiç düşünmemiştim. Kabul ettim. Isabella'ya aşıktım. Olay nereden nereye gelmişti. Sırf bir ygs puanı olayı nerelere getirmişti. Bana vize aldıktan sonra ilk defa başka bir ülkeye gitmiştim. New york'a ayak bastım. Isabella beni evine getirdiğinde ağzım açık kaldı. Villa gibi bir evi kapısının önünde son model arabalar. Bu arabaların daha kötüsü bile bizim mahalleden geçtiğinde şaşkınlıkla bakardık, şimdi bunlar benim karşımda duruyorlardı.
BÖLÜM 7 SON Aslında buraya gelmemin nedenlerinden biriside Annemle babamın beni merak etmesini istememdi. Özlesinler istedim. Isabella ile evlendikten sonra bana Amerika vatandaşlığı verildi. 3 yıl boyunca burada kaldım. Birde erkek çocuğumuz oldu. Kendimden tam 9 yaş büyük bir kadından, ama bir şey ögrendim. Aşkın yaşı yoktur. Bu zaman boyunca ne annemi ne de babamı bir kere bile aramadım. Bunca zamandan sonra ben karım ve çocuğum birlikte tekrardan ülkeme memleketime döndüm. Sırf annem babam ve kardeşim için. İstanbul'da Isabella'nın üzerine araba kiraladık. En güzel araba olsun istedim. Ehliyetim olmadığı için Çanakkale'nin köy girişine kadar Isabella sürdü. Köye ise ben girdim arabayla. İlk işim fabrikaya gitmek oldu. Hala yerinde duruyordu. Arabayla fabrikanın önüne geldiğimde gözlerim doldu. Hala orada birisi çöpleri atıyordu, bunca zaman babam aynı işi yapıyordu. Arabadan inip babama doğru yaklaştım. Beni fark edememişti. Babama "Kolay gelsin" dedim. Babam arkasını dönüp "Eyvallah çok" dedi ve sustu. Beni tanıdı, onunda gözleri doldu. Koşarak babama sarıldım. O balığın kokusu öyle anı doldurdu ki içimi. Babam başladı sormaya "Sen neden bizi hiç arayıp sormadın polise gittik. Senin Amerika'ya gittiğini söylediler. Ama başka bir şey yapmadılar" dedi. Arabaya doğru el işareti yaparak Isabella'yı çağırdım. Isabella yanımıza kucağında oğlum ile geldi. Oğlumu kucağıma alarak babama "Baba bak torunun" dedim. Babam şaşırarak baktı. 22 yaşında oğlunun evli olması hatta çocuk sahibi olması her insanın başına gelen bir şey değildi sonuçta. Daha sonra müdür ve kızı çıktı piyasaya. Bana "Oooo sen neredesin yahu?" diye konuştu. Kızı arkada ki arabayı üzerimde ki elbiseleri görünce kıskançlığı yüzünden okundu. Aslında bunun olmasını da çok istiyordum. Müdüre bakarak "Babam da istifa ediyor" dedim. Babama "Hadi baba eve gidelim artık çalışmana gerek yok" dedim. Bir şekilde babamı ikna edip eve götürdüm. Evde annem ve kız kardeşim ile özlem giderdim. Herkesin aklında bir soru vardı. Bunca zaman neredeydin ve bu kadın ve çocukta kimdi. Her şeyi tek tek anlattım ama Isabella' nın yaşını 24 diye bahsettim. Hala yalan söyledim. Isabella aslında 31 yaşındaydı ama yaşını hiç göstermiyordu. Bir kaç ay ailemin yanında kaldıktan sonra tekrardan evimize döndük. 6 7 ay sonra tekrardan gitmek istemiştim ama coranavirüs çıktığı için gidemedim. Ama iki gün önce tekrardan annem ve babamın yanındayım. Babama köyde ufak bir dönerci dükkanı açtık ve kendini geçindiriyor. Böylesi onun için daha iyi. Ben Isabella ile tanıştiğımda bana parasından hiç bahsetmedi bu kadar zengin olduğunu bilmiyordum. Ama Isabella bana hiç bir zaman nasıl bu kadar parası olduğundan bahsetmedi. Çok saçma belki ama gerçek bunlar. Bir otelde, birisine aşık olmak çok saçma. Yalanımın sonu buraya geldi. Normalde detaylara girseydim çok uzun olurdu. Malum telefondan yazıyorum. Her neyse siz siz olun yalan söylemeyin.
submitted by SnooTomatoes3856 to akagas [link] [comments]


2020.11.21 18:53 SnooTomatoes3856 Her gün bir flood #8

Annem Babama Nasıl Verdi Acaba Neler Hissetti! Part 4
çıktım odama kapıyı kilitledim. bu ekrem canavarıyla nasıl başedebileceğimi düşünmeye başladım. en iyisi 2 medeni insan gibi oturup konuşmaktı. üvey babam oç salona sokmadığından kapıyı tıklatıp ekrem'i çağırdım. geldi hemen.. bak dedim ekrem senle açık konuşacam. savaş istiyorsan, savaş olur. ayağını denk alacaksın bu evde.. bir kol saati için yaptığın mevzuya bak dedim. hiçbir şey demeden beni izliyor oç tam cin bu. bak dedim ekrem benden nefret ettiğinin farkındayım. fakat burası benim çöplüğüm adamım, anladın mı ha? dedim ve kendime harlem zencisi havası vererek korkmasını sağladım. böyle zekiliklerim vardır. beynimin kıvrımları kendimi farklı kalıplara sokup insanlara olduğumdan farklı görünmeme izin verir. ben senden nefret etmiyorum ki abi dedi. oç tırsmamıştı hiç.. rahatlayıp tedbiri elden bırakmam için elinden geleni yapıyor. bundan sonra bu evde dolaşırken çok dikkatli olmalıydım. ekrem'e hiçbir şey demeden odama fırladım. charles dickens'ın iki şehrin hikayesi eserine sarılarak ağladım. inci'de biraz takılıp durumu anlatıyım dedim, oçları taşak geçtiler hep. son olarak joe biden'a ve pentagon'a mailler atıp koruma istedim ama onlar da duymamazlıktan geldi. artık kendi başımın çaresine bakmalıydım. kurşun kalemlerimin ucunu sivriltip seksendört'ün son albümünü bilgisayarıma indirerek savaş hazırlıklarımı bitirdim. geleceği varsa göreceği de vardı. sakinleşmek için enrique iglesias'ın hero klibini izleyip sarah palin fotoğraflarını gezdim. bunlardan sıkılınca üst kattan sıvıştım şükran teyzelere gittim. kapıyı tıkladım mehmet amca açtı. amca birkaç gün sizde kalabilir miyim? evde beni öldürmek istiyorlar dedim. hayır dedi oç.. sanırım ela'dan dolayı hayır diyordu. ela ile aramızdaki samimiyetin sandığından fazla olduğunu belirtmek için ela bana sabahları balkondan göğüslerini gösteriyor dedim. bir hışımla beni itti oç yere düştüm. kapıyı kapattı sinirli sinirli girdi içeri. bu galiba bıçak getirecek deyip geldiğim gibi sıvıştım yukarı. ben geldikten 5 dakika sonra kapı çaldı mehmet amca geldi seslerden duydum. tam anlamadım ne diyordu da benle ilgili olabilirdi. hiç çıkmadım odadan. babam çıktı yukarı aç kapıyı gavat aç diye bağırdı. önder açıkbaş nasıl ünlü oldu? dedim cevap veremeyince açmadım tabiki. kapıyı yumrukluyor oç. gibtir git yoksa seksendört'ün bir parçasını dinletirim? dedim. hala gitmedi.. blöf yapıyorum sanıyor herhalde. neyse açtım rastgele bir seksendört şarkısı, sesi de açtım. benim kulağımda pamuk vardı, o yanacaktı haline.. şarkı bitince çıkardım pamukları gitmişti. böyle zekiliklerim vardır. aklımın odalarını kullanarak insanları müziğin gücüyle hizaya getiririm. artık uyumalıydım. her ihtimale karşı media playerda seksendört hazırdı. kurşun kalemlerimi de masanın üstüne dizip uykuya daldım.
not: i can be your herooooo babyyyyyyy
sabah erkenden kalkıp mandalina aşırmak için mutfağa indim. arkamı bir döndüm ekrem oç.. mandalinaları olduğu gibi düşürdüm. napıyorsun burda? derdin ne senin? joe biden ile şu an açıklayamayacağım bir kan bağı var aramda. ayağını denk al olm dedim korkması için. kahkaha atıp odalarına girdi oç. ben de fırsattan istifade hemen sıvıştım. fakat rahat edemiyordum.. koskoca evde uyanık olan sadece ikimizdik ve bana istediğini yapması için uygun ortam vardı. başka birileri uyandı mı diye günler önceden yatağımın altında sakladığım tepsiyi arkaürme bahanesiyle mutfağa indim. daha uyanan yoktu. konuyu burcu'ya açmak için merve'nin odasına gittim. önce kapıya durumdan biraz bahsedip tavsiyelerini sordum. takmadı hiç oç.. daha sonra 10 kere kapıyı tıklatınca merve açtı. ne var abi? dedi. işim senle değil sütyenini tak deyip içeri girdim. burcu uyuyordu. hemen uyandırdım.. bak burcu dedim kardeşin az önce kötü adam kahkahası atıp beni ölümle tehdit etti dedim. hiçbir şey demeden gözlerini ovalıyor oç.. bak dedim burcu eğer gerçekten aşıksan bana ona engel olursun, beni öldürmek istiyor dedim. döndü sırtını uykuya daldı. merve de mal mal bakıyor yüzüme. gergin atmosferi yumuşatmak için slash de ortam çocuğu oldu ha, utanmasa kibariye'ye çalacak oç dedim. biraz gülüştükten sonra ekrem oçna görünmeden odama çıktım. böyle çevikliklerim vardır. acil durumlarda vücudumun esneme payını kullanır, işleri lehime çeviririm. odama çıkıp kapıyı kitledikten sonra bir süre önder açıkbaş'ın nasıl ünlü olduğunu düşündüm. fakat hala ekrem'in nefesini ensemde hissediyordum.
not: i can kiss away the pain!
sonra aşağı kattan sesler duydum. anlaşılan manevi babam uyanmıştı. indim aşağıya baba konuşmamız lazım dedim. he söyle dedi rahat bir tavırla. konuya yumuşak girip kendisini şok etmemek için fabregas: real'den korkmuyoruz dedim. cevap vermedi suyunu içmeye devam etti. baba dedim ekrem'e söyle benim peşimi bıraksın, biliyorum beni öldürmek istiyor dedim. oğlum sen gerizekalı mısın? küçücük çocukla derdin ne senin? dedi. konuyu değiştirmek için inci'deki panpalarım annemin göğüslerinin capsini istiyor dedim. tepkisiz kalmayı tercih etti. baba bu çocuk beni öldürürse sorumlusu sensin haberin olsun dedim. gibtir git almayım ayağımın altına sabah sabah diye karşılık verdi. senin ben amk, halamı mehmet amcaya pazarlamayan oç dur diye bağırdım. hata yaptığımın farkındaydım ama bir anlık sinirle ağzımdan çıkıverdi işte. çatalı kafama fırlattı oç kalktı ayağa bir sol direk çıkartıp 7 puanı cebine koydu. halanlar burdayken bu saçmalıklarına bir son vermessen geçenkinden beter ederim seni dedi. halam girdi birden mutfağa noluyor bu sesler ne? dedi. fakir olan sizsiniz cefasını biz çekiyoruz o ekrem oç na söyle akıllı olsun deyip odama fırladım. kalbim çok hızlı atıyordu. youtube'a girip ''canlı yayında küfür'' videoları izledim, biraz kendime geldim. daha sonra çıktım balkona ela'yı beklemeye başladım. yine ekti beni amk.. bu kız kendini bulunmaz hint kumaşı zannediyor. haberi yok ki öğrenci kızla işi pişiriyoruz. fazla naz aşık usandırır amk. neyse şimdi karının kızın zamanı değil deyip ekrem'e karşı eylem planı ve gerekli yaptırımları düşünmeye başladım.
not: i will stand by you forever!
bir süre odamda bekleyip ekrem'i düşündüm, enrique iglesias'ın hero klibini izledim. herkesin uyandığından emin olduktan sonra aşağı indim. ekrem'e rahat görünmek için halama önder açıkbaş nasıl ünlü oldu biliyor musun? dedim. gülümsedi, bilmiyorum oğlum nasıl? dedi. valla ben de bilmiyorum.. dedim. yeniden güldü. ortamda tam bir barış havası vardı. böyle sempatikliklerim vardır. ortamda barış rüzgarları estirip insanların sevecenlikle başımı okşamasını sağlarım. babam oç kıskanmış olacak ki senin derdin ne lan bu bahsettiğin adamla? diye sordu. konuyu değiştirmek için neden fritz zwicky 1933'te astrofizikten bahsedince kimse giblememiş. insanlar oç dedim.. annem malı ağzını topla bak adam gibi duramıyorsun 2 dakika dedi. joe biden'ın izindeyim ayağını denk al dedim. ondan başka kimse ne dediğimi anlamamıştı tabi. neyse sonra olan oldu, birden ekrem oç çıktı odadan üzerime doğru koşmaya başladı. bir an korkudan gayriihtiyari it's rainig men diye bağırmışım. abi pepee açsana diyor oç.. hep bilerek yapıyor. güya bana gözdağı veriyor ailemin önünde. neyse konuyu değiştirmek için bu rasim ozan kütahyalı'nın uzmanlık alanı ne amk? dedim ve koşarak odama çıktım. yüreğim ağzıma gelmişti.. anlaşılan bu oç ile mücadelede evden destek alamayacaktım. farklı insanlara ihtiyacım vardı.
not: you can take my breath away.
belki apartmandan birileri bana destek olmayı kabul eder diye tüm apartmanı gezmeye karar verdim. 1. kattaki sarışın kadından başlamaya karar verdim ve dairesine gittim. kapıyı tıklatınca hemen açtı kapıyı he oğlum buyur? dedi. evimizde bir katil var ve kimse gerçek yüzünü göremiyor. bana yardım eder misin? diye sordum. cevap bile vermeden kapıyı kapattı. kocan benden hoşlanıyorsa bunun sorumlusu ben miyim amk? madem öyle tatmin et herifi. neyse zaman kaybetmeden firuze teyzenin kapısını çaldım. konuya farklı yerden girmek için geliyor, geliyor! bestelerin efendisi geliyor! selami şahin geliyor. bu sıcak sohbet perşembe günü saba tümer'le bugün'de diye bağırdım. oğlum deli misin sen? bağırma ne var? diye karşılık verdi. firuze teyzenin duvarlarını kolay kaldıramayan bir kadın olduğunu bildiğimden esra erol'un programında şarkı söyleyen kız sürekli detone farkında mısın? deyip sohbeti farklı bir boyuta taşıdım. böyle zekiliklerim vardır. çok yönlü bir beyne sahip olduğumdan herkesin aklına, bilinç dünyasına uygun çıkışlar yapar, onları kendi aklımın derin dünyasına davet ederim. bu firuze teyze nerede ne konuşacağını bilmiyor. annen mi bir şey istiyor? kapatıcam bak dedi. kapat oç annemden sanane deyip yukarı kata fırladım. aramızdaki samimiyete güvenerek önce mehtap teyzeye gitmeye karar verdim.
not: bestelerin efendisi selami şahin ile firuze teyzenin arasında duygusal bir bağ olabilir.
mehtap teyzenin kapısını çaldım, her zamanki gibi hemen açtı sağolsun. hatice hanım 33 yaşında, 1 evlilik yaptı, 1 kızı var. istanbul'da yaşıyor dedim. o kim oğlum, ne diyorsun yine? dedi. evimde bir katil olduğunu kendisinin ya da eşinin yardımı olmadan ekrem'i alt edemeyeceğimden bahsettim. yok oğlum, hadi bak işine dedi. eşiniz derken kocanızı kastediyorum hanımefendi. bu ciddi bir konu diye karşılık verdim. bir şey demeden kapıyı suratıma kapattı. insanlar çok kaba ve bencil. söyleyim babama msn'den silsin mehtap teyzeyi. neyse kaybedecek vaktim yoktu. karşı dairede düzeyli bir ilişki yürüttüğüm, adını şu an hatırlamadığım ekşici kız arkadaşım vardı. çaldım kapıyı açar açmaz ooo ben de seni bekliyordum, ne zamandır nerelerdesin? dedi alaycı bir gülümsemeyle. ekşici olduğunu bildiğimden suyuna gitmek için ehehe çeşitli şakalar komiklikler swf dedim. böyle zekiliklerim vardır. insanlara onlardanmış gibi görünüp aklımın odalarına hapsolmalarını sağlarım. ne var yine, ne oldu? dedi. beni öldürmeye çalışan pepee fan bir çocuk var, gel tutalım şunu, kıralım bacaklarını? dedim. yaa neyin kafası bu ne diyorsun yaağğ? dedi ağzını ayırarak. bozuntuya vermemek için ehehe ironiden anlamayan nesle aşina değilim asgdhejsufds dedim. neyse işim var deyip kapıyı yüzüme kapattı oç. hayat arkadaşımın bile bana sırtını çevirmesi gerçekten koymuştu. fakat duygularımın esiri olmadan işime bakmalıydım. sıra 3. kattaydı...
not: mehtap'ın kocasıyla ssg geceleri arka bahçede buluşuyorlar.
önce 3. kattaki yaşlı sinirli teyzeden başlayarak zor olanı önce atlatmayı düşündüm. kapıyı çaldım, yaşlı olduğunu bildiğimden kapıyı açınca allll weee areee sayiinnnggg isss giveee peaceee aaa channceeee, give peace a chance baby, give peace a chance diye bağırdım. ne var oğlum? ne diyorsun? dedi. daha fazla vietnam, ernesto'ya bin selam. değil mi azizim? diye karşılık verdim. böyle devrimciliklerim vardır. 68'in ve vietnam karşıtlığının asi duruşunu yüreğimde barındırır, duygularımı beynimle harmanlayarak insanları avucumun içine almaya çalışırım. oğlum kapatıyorum bir şey demiyorsan? dedi. dairemde bir çocuk var, kendisi katil. ondan kurtulmam gerek.. bir kere görünseniz kendisine? suratınızı görünce korkar? dedim. defol oğlum, hadi diye karşılık verip kapıyı kapattı oç. e be insaf teyzecim senle beraber olamam, çok yaşlısın. bu yüzden darılmanın ne anlamı var? darıldıysan duygularını bu meseleyle niye karıştırıyorsun? çıldıracam yahu, valla çıldıracam. insanlar ne garip... sakinleşmek için enrique iglesias'ın hero klibinin urlsini içimden tekrarladım ve karşı daireye geçtim. sıra kapıcı görünümlü kadın ve bıyıklı kocasındaydı. kocası açtı kapıyı.. buyur? dedi. bıyıklı, kel ve şişko olduğundan hacı batak çoluk çocuk oyunu yaaa king iyidir di mi? dedim. nasıl? dedi. adam mal galiba... neyse evimde bir katil var ve beni öldürmek istiyor dedim. nasıl yani? diye karşılık verdi. adam ağır mal galiba... 8 yaşında bir çocuk, pepeyi çok seviyor. içeride okey tahtalarınız vardır sizin. birisini getirseniz de şunun kafasına geçirsek? dedim. git akşam akşam yaaaa deyip kapıyı kapattı oç. embesil galiba... buradan da bir çok çıkmamıştı. tek umudum 2 numaralı sevdiceğimin annesi ve babası olan şükran teyze ve mehmet amcaydı. merdivenleri çıkarken led zeppelin'den kashmir'i mırıldanıyordum.
not: john lennon kel ve şişko bıyıklı amcayı görse yoko'ya şükrederdi.
şükran teyzelere çıktım, kapıyı çaldım. ela açtı kapıyı.. oha! oha! oha! şok olmuştum. heyecanla i can be youuurrr herooo babyyy diye bağırıp ağlamaya başladım. klibin final sahnesini canlandırmaya çalıştım fakat ela giblemedi. daha sonra toparlanıp neyin tribindesin kızım? 2. kattaki zaten veriyor dedim. ne diyorsun ya? deyip annesini çağırdı. şükran teyze ne var oğlum yine, açmayacaz artık kapıyı bak? dedi. gergin atmosferi yumuşatmak için kaley cuoco kadar sevimli bir varlık var mı dünyada? diye sordum. böyle hoşluklarım vardır. amerikan dizileri izleyip, oradaki tatlı hatunları hafızama alır, beynimin odalarında onlarla yeni hayatlara yelken açarım. şükran teyze anlamıyorum ben seni diye karşılık verdi. şükran teyze halamın oğlu ekrem, diyecek oldum lafımı kesti oç görgüsüz. aa evet halanlar gelmiş, gelicem ziyarete dedi. ekrem beni öldürmek istiyor, bu sorunu çözmeliyiz, kızınız dul mu kalsın? dedim. saçmalama oğlum yine, git annene söyle uygunsa bu akşam gelmeyi düşünüyoruz dedi. sanane annemden oç ağzın yok mu git kendin söyle diye bağırdım ve tabiki koşarak üst kata çıktım. üst kattaki kapıdan eve girdim ki ekrem fark etmesin. kimse bana yardım etmek istemiyordu ve bu durum biraz garipti.. bir süre düşündükten sonra ekrem'in tüm apartmanı örgütlediğine karar verdim. savaş baltaları şimdi tamamen çıkmıştı.
not: kaley cuoco geceleri beni görmeye geliyor.
kalça dansımın zirvesinde, hazın doruğundayken kapım çalındı. müziğin sesini kısıp kimsin? diye sordum. aç lan kapıyı itin dölü diye bağıran babam olmalıydı. yavuz bingöl'ün keşanlı ali'yi oynuyor oluşu hakkında ne düşünüyorsun? diye sordum. gibtirme, aç kapıyı diye bağırdı tekrar. gibtirme derken kerem alışık'ı kastediyor oluşunu düşünüp kapıyı açtım. açmaz olaydım... kapı açılır açılmaz klagib bir sağ direk ile puan peşinde koştu. sanırım burnum kanıyordu ve yere düşmüştüm. karın boşluğuma çıkardığı 2 tekmeyle nefesimi kesmeyi başardı. daha sonra eğilip elmacık kemiklerime 2 yumruk daha çıkarttı. genital bölgeme çıkarttığı son tekmeden sonra ayağa kalkacak halim yoktu. kulaklarımı ısıracağını korktuğumdan onları korumaya çalışıyordum. biraz sakinleşmesi için angela merkel ve nicolas sarkozy sence euroyu kurtarabilecekler mi? diye sordum. o sıra sesli bir şekilde küfür ediyor oluşundan duymadı sanırım. gelişimi takdire şayandı.. dayağına yeni boyutlar katmış, stratejilerini çeşitlendirmişti. bu da duyduğum acıyı daha fazla artırıyordu. böyle oçlikleri vardır. kas gücünü her geçen gün daha fonksiyonel kullanıp bu alandaki gelişimiyle takdir toplamayı başarır. bir süre beni rahat bırakması için ölü taklidi yapmayı denedim. fakat ellerimi kulağımda tutuyor oluşumdan yememiş olacak ki tekmelemeye devam etti. tamamen pestilimin çıktığından emin olunca senin gibi adamın kalıbını gibeyim. küçücük çocuktan ne istiyorsun avradını gibtiğim? diye bağırıp odayı terk etti. michelle rodriguez'e hakaret edişi biraz fazla olmuştu. fakat tepki koyacak gücü o an kendimde bulamıyordum. bayılmadan önce kulağımda yankılanan son ses yapma salim! anlayışlı ol, biliyorsun çocuğu.. ne yaptın? diye bağıran oç halamın sesiydi.
not: michelle rodriguez, angela merkel ile nicolas sarkozy'i yatakta basmış. kendisi söyledi...
uyandığımda yatağımdaydım. annem malı başımdaydı... her tarafım acıyordu. oğlum nasıl oldun? ağrın var mı? diye sordu. ''because destiny john, is a fickle bitch.'' diyerek lost'a olan özlemimi vurgulayan bir yanıt verdim. aç mısın? hazırlayım mı bir şeyler? dedi. eti cinlerimi küvete sakladığımı, ordan almasını rica ettim. abur cubur olmaz dur bir şeyler hazırlayım deyip gitti mal ya... doğrulmaya çalıştım fakat her tarafım acıyordu. aldım bilgisayarı kucağıma inci'ye girdim. serkan inci ve joe biden'dan ses yoktu.. birkaç ateist, birkaç şakirt başlık açıp gereksiz tartışmalara girdim. provokatif söylemlerde bulunup ortalığı karıştırmaya çalıştım. daha sonra enrique iglesias'ın hero klibini izleyip biraz kendime gelmeye çalıştım. vikipedi'den lüzumsuz bilgiler edindim. babam oç geldi.. onu görünce hatırladım kulaklarım yerinde mi diye kontrol ettim. uyandın mı lan? halini hatrını sormaya geldim bak itlik yapma dedi. konuyu değiştirmek için 2. dünya savaşı sırasında 4. enternasyonalde gerçekleşen kopmalardan bahsettim. halmla ekrem oç geldi o sırada... ekrem'in hemen odadan çıkmasını rica ettim. halam oğlum derdin ne bu çocukla? rahatsızsan eğer söyle gidelim bu evden? dedi. gitmeyin hala, giderseniz mehmet amca'ya ayıp olur dedim. fakat ekrem'in kendisine çeki düzen vermesi gerektiğinden bahsettim. manevi babam oç lan küçücük çocukla derdin ne senin? delirtecen lan sen beni diye çıkıştı. fikirlerini önemsemediğimi anlaması için cyndi lauper'ın time after time şarkısını mırıldandım. daha sonra annem elinde tepsiyle geldi ve hadi biraz atıştır dedi. anne tepsi fobim olduğunu bilmiyor musun? merve'nin kapısıyla arkamdan konuşuyorlarmış. getirme şunu odama diye bağırdım. fakat bir kez taviz vermekten zarar çıkmazdı. çünkü çok açtım... böyle uyumluluklarım vardır. beynimin derinlerinde, aklımın labirentlerinde çok özel şeyler yaşasam da insanlara ve tepsilere karşı gerektiğinde anlayışlı olur, durumu sorun etmemeye çalışırım. herkes odamı terk ettikten sonra karnımı doyurdum ve tepsiyi kapının önüne koydum.
not: benjamin linus ile troçki zamanında çok sevişmiş. eminim...
daha sonra ankaralı yasemin'nden şoför abi'yi dinleyip aşağı kata indim. ekrem oç ortalarda görünmüyordu. sanırım savaşı kazanmıştım. merve'nin odasına gittim. beni kapı karşıladı. sen benle ilgili tepsiyle ileri geri ne konuşuyomuşun birader? deyip sert durdum. böyle zekiliklerim vardır. beynimin gösterim hücreleri gelişmiş olduğundan istediğim an istediğim görüntüyü takınıp, insanların ve kapıların ona göre davranmalarını sağlarım. utanmış olacak ki cevap veremedi oç.. kapıyı tıklatıp merve'nin dışarı çıkmasını istedim. ne var abi? dedi. bu göğüslerin hali ne? bıktım senden.. ben sırf senin gelişimin için bu evden ayrılmıyorum. bu kadar dayağı o yüzden yiyorum. şu göğüslerini artık büyütmenin bir yolunu bul, yoksa elimle ben sündürecem dedim. burcu atıldı ordan ne diyorsun abi sen? diye. bu işten kendini sıyıramazsın burcu, seninkilerin de güdümlü füze olmadığı çok açık dedim. güdümlü ne abi? dedi. ben de bilmiyorum dedim. gerekli uyarıları yaptığımdan bir şekilde bağlayıp odama çıkmalıydım. lars ulrich dave lombardo'nun taşağını yisin di mi yaaaa?? dedim. cevap vermediler.. fırsattan istifade odama fırladım.
not: ankaralı yasemin dave lombardo ile dikmen'de buluşuyormuş.
babamı aldım karşıma. sen beni neden sürekli dövüyorsun oç? dedim patlattım bir tane. sonra bir kafa gömdüm, iyice mayıştı. yere yığılınca tekmelemeye başladım. acımıyordum... ağzı burnu her yer kan içindeydi. michelle rodriguez geldi, yapma aşkım değmez dedi. annemin neden çıplak oturduğuna anlam veremiyordum.. derken uyandım. baktım saat sabah 9 olmuş. gördüğüm rüyanın etkisiyle ter içindeydim. bir duş alıp kendime geldim. enrique iglesias'ın hero klibini harun kolçak'ın gir kanıma dansıyla süsledim. aşağı indim baktım halamlar valiz hazırlıyor. ekrem oç hiç yüzüme bile bakamıyordu, tek çaresi evi terk etmek olmuştu. böyle kuva-yi milliyeliklerim vardır. aklım ve yüreğim sayesinde girdiğim savaşlarda ustaca savaşır, kazanmak için elimden geleni yaparım. oo gidiyor musunuz hala? dedim. evet evladım, sağol her şey için diye karşılık verdi. gergin atmosferi dağıtmak için gidin tabi ya eniştem evde düz duvara tırmanıyodur ehehe dedim. hiç cevap vermeyip son hazırlıklarını tamamladı. babam arkaürecekmiş bunları terminale, bir an önce çıkalım deyip vedalaşarak gittiler. artık zaferim resmileştiğinden kutlamalar başlamalıydı. kapı kapanır kapanmaz telefondan quenn'den we are the champions açtım. ellerimi iki yana açtıktan sonra ortada kavuşturdum, kafamı yere koyup bir takla attım. daha sonra çoraplarımı çıkarıp halı üzerinde moonwalk yaparak figürlerimi tamamladım. müziğin ruhuna uygun olarak ağır çekimde ağlayarak seviniyor gibi yaptım. annem sanırım hareketlerime anlam verememişti. mal mal bakıyordu amk.. ruhsuz bu kadın.
not: freddie mercury ile harun kolçak arasında bir ilişki olabilir. çok meşgul olmasam bu durumu araştırabilirdim.
submitted by SnooTomatoes3856 to akagas [link] [comments]


2020.11.20 18:09 SnooTomatoes3856 Her gün bir flood #7 (ben bu seriyi sevdim bayaı)

Annem Babama Nasıl Verdi Acaba Neler Hissetti! Part 3
akşam incide takılıyordum ki babam bini çıktı yanıma kapıyı tıklattı.. okan mı beyaz mı? diye sordum. ikisinin de amk aç kapıyı dedi. doğru cevabı verdiğinden açtım kapıyı. lan bu ne hal? diye bağırdı. ne var halimde? dedim. oğlum delirtme çıkar şunları diyor. taktığım sütyeni kastediyormuş amk.. bu herifin dar kafalılığı öldürecek beni. baba merve'ye aldım takmadı, o kadar para verdim. boşa mı gitsin? tasarruf yapıyorum dedim. tasarrufunu giberim diye bağırınca çıkarmak zorunda kaldım. tek tek tuvaletleri gezip boşa su akıyor mu? diye kontrol etmeyi biliyor oç. biz tasarruf yapınca suçlu oluyoruz. takacak ya bana, bahane arıyor. konuyu değiştirmek için zaman lerzan mutlu'yu ne kadar değiştirmiş, farkında mısın? diye sordum, giblemedi. böyle zekiliklerim vardır. aşırı bir tepki aldığımda olayı yumuşatmak için parlak zekamı devreye sokarım. ters ters bakıyor amk.. sen ne demeye geldin baba? dedim. demiyorum lan sana bir şey baba da deme bana amk dedi ve çıktı. oha amk itirafı kest. delirmek üzereydim.. babam kimdi benim amk? bu konuyu hemen açıklığa kavuşturmalı, incide arkamdan konuşulanları haklı çıkarmamalıydım.
not: lerzan mutlu annem olabilir.
hemen indim aşağıya sordum anneme. benim babam kim? dedim. mal mal konuşma git başımdan diyor. babam babam olmadığını iddia ediyor, kim benim babam cevapla çabuk, yoksa bida odama almam seni dedim. öyle deyince tırsmış olacak gitti babama sen ne dedin bu çocuğa? diye çıkıştı. ben biraz uzaklaştım, dayaktan korktuğum için. zaten duydum sonra babam yakışıksız ifadeler dillendiriyordu hakkımda. bunlardan bir gib çıkmayacaktı, kendi yöntemlerimle öğrenmeliydim. merve'nin yanına gittim. kapıyla küs olduğumuzdan ona bir şey söylemedim ve tıklattım. zaten onla harcayacak zamanım da yoktu. merve açtı kapıyı, ne var? dedi. önce benimle insan gibi konuşmasını, daha sonra göğüslerinin bir ara fotoğrafını çekmemiz gerektiğini, bir iş için lazım olduğunu tembihledim. git abi pff xs gibilerinden bir şey söyleyecek oldu, tuttum saçından. söyle, geçen saklayıp da söyleyemediğin şey neydi? benim gerçek babam kim? annem başka kimlere veriyor? dedim. sesi çıkmadı.. söyle çabuk yoksa nermin'in face profiline yine mesut yar'ın kilo vermeden önceki hallerinin fotoğraflarını atarım diye tehdit ettim, defol diye karşılık verdi. bu kız tam bir kevaşe.. artık anlaşılmıştı, aile içinden doğru cevap gelmeyecekti. bir an önce farklı yollara yönelmeliydim.
not: aradığım sorunun cevabı nermin'de olabilir.
sabaha kadar gözüme uyku girmedi. face'den, twitter'dan ve inci'den çeşitli duyurular yaptım. babamın kim olduğunu bilenlerin acil bana ulaşması gerektiğini yazdım. küfürle cevap verenlere gerekli tepkileri verip evden fırladım. 1. kata indim, yine o kadın çıktı. eşiniz evde mi? dedim. hayır dedi. oha bu saatte gelmedi mi hala? diye bağırdım. herif ağır tokmakçı amk evine bile uğramıyor. saçmalama işe gitti dedi. yemedim tabiki ama onla uğraşamazdım. sizin kocanız benim annemi gibmiş doğru mu? dedim. ne diyorsun sen defol git falan dedi küfür müfür bir şeyler saydırdı. dur kapatma kapıyı cevap ver dedim, kapattı huur kapıyı. annemin tadına varmış biri bu karıya katlanıyor olamaz deyip babamın bu adam olmadığına karar verdim. karşı komşu firuze teyzenin kapısını çaldım. eşiniz evde mi? diye sordum.. yok dedi. kocanızı kastediyorum, evde mi? dedim. yok evladım diye karşılık verdi. firuze teyze belanızı gibtirmeyin hepinizin eşi mi memur amk saat 8 buçuk deyince, bir şeylerden korkuyor olmalı ki kapıyı hakaret ederek kapattı. firuze teyzenin kocası ihtimalini aklımda tutmalıydım. firuze teyze bir şeyler saklıyor gibiydi. sıra 2. kattaki dairelere gelmişti.
not: 1. kattaki kadının adını hala bilmiyorum.
  1. kattakilerden birini tanıyorum da 4 numaraya hiç gitmemiştim. o yüzden önce tanıdığımdan başlayıp aradaki samimiyeti kullanmaya karar verdim. kapıyı çaldım, aramızdaki samimiyete olan inancından dolayı açtı kapıyı. aramızdaki samimiyete güvenerek nassın mehtap teyze görünmüyon? dedim. beni görmekten şaşırmış olacak ki ters ters baktı. kocanız annemi gibmiş doğru mu? diye sordum. sorgu tekniğidir bu, annem itiraf etmiş gibi yapıp lafı alacaktım ağzından. böyle zekiliklerim vardır. insanlara aklımla küçük oyunlar oynar, keskin zekam karşısında çırpınışlarını izlerim. lafı değiştirmek için terbiyesizlik yapma oğlum git işine hadi deyip kapıyı kapattı. bunların hepsi niye böyle davranıyor amk? 1 insan gibi sohbet edebilen olmaz mı koca apartmanda.. kocasından şüpheleniyor belli ki. bu ihtimali de cebe koyup 4 numaraya gittim. çaldım kapıyı benim yaşlarımda bir kız açtı. eşiniz evde mi? dedim. eşim yok benim, neden sordunuz? dedi. kocanızı kastediyorum hanımefendi, evde mi çabuk diye ısrar ettim. öğrenciyiz biz söyle ne söyleyeceksen diyor. bir an öğrenci ve kız olduğunu aklıma getirince çok heyecanlandım ve birkaç saniye aralıksız bakıştık. fakat benden hoşlanıyor olması, sorgu tekniğimden kaçabileceği anlsevgi gelmiyordu. babanız annemi bafilemiş doğru mu? dedim, gülüyor amk. oha bulmuştum galiba.. bu diğerleri gibi kapıyı kapatmamıştı. tabi bu benden hoşlanıyor olmasından da kaynaklanabilirdi ama gözlerinden babasını saklamak istediği gerçeğini okudum. bak dedim ayağını denk al, şahsi meselemizi sonra halledelim dedim ve babasının msn adresini istedim. uğraşamam senle deyip kapıyı kapattı. nihayet elime gerçekçi deliller geçmişti. ayrıca behzat ç'deki şule'den sonra ilk kez bir kızın benden hoşlandığını hissetmiştim. bu da olumlu bir gelişmeydi. neyse edindiğim bilgileri aklımda tutup 3. kattakileri sorguya çekmek vardı sırada.
    not: mehtap teyze ve erdal beşikçioğlu liseden sınıf arkadaşı olabilir.
  2. kattaki sinirli teyze biraz beni korkutsa da kapıyı çalmak zorundaydım. açtı ne var? dedi. olaya yumuşak girmek için natalie portman'ın léon'daki halini hatırlıyor musunuz? dedim. anlamadım? evladım işim var noldu? dedi. acelesi kendini ele veriyordu açıkçası. bu tavrı şüphelerimi artırmıştı. hanımefendi dalga geçmeyin benle, kocanız nerde? dedim. napacan kocamı? diyor. aklı sıra lafı değiştirecek oç. kadın biraz yaşlı olduğundan sorumu dikkatli sordum. muhterem beyefendinin validem ile vakt-i zamanında izdivaç ettiğini teferrüc ediyorum dedim. söylediğime cevap vermeyip lafı değiştirmeye çalıştı. annenin haberi var mı geldiğinden? dedi. sanane annemden oç deyip ondan önce kapıyı ben kapattım. sonra da açmadı oç. şüpheliler listeme eklenmekten kurtaramamıştı kocasını... karşı daireye geçtim. kapıyı tıklattım. kapıyı açan kadına ''oha siz burada mı oturuyordunuz? kapıcı sanıyordum sizi.'' dedim. ne diyorsun sen? falan bir şeyler geveledi. eşiniz evde mi dedim. yok bana söyle ne söyleyeceksen bebek içeride yalnız dedi. bebek kimden? diye sorunca biraz sinirlenip kapıyı kapattı. bu millet mal amk. babam tembihlemiş herhalde hepsine, konuşmayın demiş. bu adam tam bir oç, böyle bir şeyi benden saklayabileceğini nasıl düşünür? neyse şimdi gitmem gereken tek bir adres kalmıştı. firuze teyze.. fazla beklemeden bizim kata çıktım.
not: bebek önder açıkbaş'tan galiba.
bizim kata çıkıp firuze teyzelerin kapısını çaldım. firuze teyze kapıyı açınca bir şey söylemesine izin vermeden ''haykırmaaaak istiyoruoooğğmmmm konuşamıyorum'' eserini ilhan irem'in tarzıyla seslendirmeye başladım. bu daha samimi bir sohbet gerçekleştirmemizi sağlayabilirdi. noldu evladım yine? dedi. bakın firuze teyze sevişmek doğal bir şey ve insanın bir ihtiyacı. günümüzde yıldız tilbe bile sevişiyor dedim. oğlum git hiç sırası değil dedi. ne sırası değil? bu saatte görmeyin siz de şu işi kardeşim dedim. kapıyı kapatıyordu ki koydum ayağımı araya korkmasını sağladım. bildiğiniz gibi böyle çevikliklerim ve böyle zekiliklerim vardır. bu hareketimde iki yeteneğimi bir potada erittim. napıyorsun oğlum sen? git evine yürü dedi. eşiniz annemi emmiş doğru mu? dedim. anlamadığım birkaç arapça cümle söyleyerek kapıyı kapattı ve kafamı karıştırdığını sandı. fakat bu hareketleriyle kendini ele vermiş oldu. çünkü firuze teyzenin arapça bilme ihtimali çok düşüktü. böyle basit hamlelerle aklımı karıştırmayacağından şüpheliler listeme kocasını ekletmekten kaçamadı. yeterli bilgiyi toplamıştım. şimdi eve gidip taylor swift'in love story şarkısı eşliğinde bir durum değerlendirmesi yapacaktım. kapıyı çaldım, annem açtı. nereden geliyorsun? diye sordu. konuyu değiştirmek için defne joy foster öldü 3 gün yas tuttunuz, 30 şehit öldü şimdi neredesiniz? dedim. mal mal baktı, fırsattan istifade odamın yolunu tuttum.
not: ilhan irem, taylor swift'e kanye west'in yaptığı ayıbı yapmazdı.
harun kolçak posterimi ters çevirip duvara astım. şüphelilerin isimlerini, yaşlarını, duyabildiğim kadarıyla haftalık sevişme sayılarını yazdım. o sırada babam geldi, kapıyı tıklattı. gel lan kahvaltı yap dedi. yeterli eti cinim olduğunu, kapımın önünü derhal terk etmesse merdivenlerle konuşacağımı, bir daha onu üst kata çıkarmayacağımı söyledim. öyle deyince korkmuş olacak ki hiçbir şey demeden aşağı indi. elimdeki delilleri ve düşündüklerimi facebook, twitter, inci'de paylaştım. msn iletimi ''alem arka olmuş.'' yaptım. insanlardan yardım istedim. fakat herkes oçlik peşinde olduğu için gerekli küfürleri gerekli yerlere iletip sosyal ortamdan da umudumu kestim. neden herkes bana karşı amk bir anlasam... daha sonra kapım çalındı, gelen merveydi. şaşırdım amk hangi dağda kurt öldü? diye sorup biraz gülümsedim. abi açar mısın kapıyı? dedi. önce soruma cevap ver dedim. abi aç şu kapıyı diye bağırınca daha fazla sinirlendirmemek için kapıyı açtım ve hangi dağda kurt öldü? derken gerçek bir soru sormadığımı, kendisine bir espri yaptığımı belirttim. yoksa 12 yaşında kız nerden bilsin amk nerde kim öldü * böyle esprili anlarım vardır. sivri zekamla beklenmedik espriler yapar, insanları aralıksız güldürürüm. neyse derdin ne merve? sütyensiz birini odama almadığımı biliyorsun, acele et dedim. bir fotoğraf çıkarıp, abi bu iğrenç şeyi niye yatağımın altına koydun? dedi. o iğrenç dediği şeyin david fincher'ın 25 kare tekniği olduğunu ve fight club'ın final sahnesinde bulunduğunu belirttim. merve iyi kız, hoş kız da cahil biraz galiba.. bir daha yapma böyle şeyler yeter artık dedi. konuyu değiştirmek için bu yaşar nuri öztürk saba tümer'e neden bu kadar sinirli? diye sordum. aklı karışmış olacak ki cevap vermeden çıktı odadan. ben de işime bakmaya devam ettim.
not: helena bonham carter yaşar nuri öztürk'ten hoşlanıyor. ikisinin de 3 ismi var.
duvardaki yazdıklarıma bakarak bir süre düşündüm. daha sonra benden hoşlanan öğrenci kızla şükran teyzenin akraba olduklarını farkettim. bu da firuze teyzenin kocasının benim babam olma ihtimalini kuvvetlendiriyordu. indim aşağıya annem mutfakta bir şeylerle uğraşıyordu. anne firuze teyzenin kocasıyla nereden tanışıyorsunuz? dedim daha mevzuya girmeden. böyle zekiliklerim vardır. konuya farklı bir yerden girer, karşımdaki insanın aklımın oltasına düşmesini beklerim. fakat annem git başımdan, uğraşamam gibi basit kelimelerle beni başından atmaya çalıştı. yemedim tabiki, ama yine de çok üstüne gitmeden lafı ağzından alıyım diye kim kardashian'ın en küçük kız kardeşinin model olmak istediğinden bahsettim. yine aynı basitlikte cümlelerle lafı geçiştirmeye çalışınca kafasını karıştırmak için requim for a dream'in ne kadar overrated bir film olduğundan bahsettim ona. fakat kadına işlemiyordu. anlaşılmıştı, çözülmesi için biraz daha zaman vardı. ben de yukarı çıkıp biraz kafamı dağıtmalı, başka şeylere yoğunlaşmalıydım. bu kadar düşünmek bana bile fazla gelmişti. inci'ye girip semiha berksoy ferresi yolla diyene yolluyorum başlığı açtım. pek ilgi görmeyince twitter'a girip birkaç güldüren şaka yaptım. kimse rtlemeyince face'e girip liseden arkadaşım pelin'in duvarına halil sezai paracıklıoğlu senden hoşlanıyor yazdım. 2 dakika sonra kaldırdı gönderimi oç. herkes bana karşı amk böyle dünyanın necati ateş'ini gibiyim deyip uykuya dalmaya karar verdim ve yatağa yattım. bir an önce sabah olmasını ve planlarımı hayata geçirmeyi istiyordum.
not: pelin kim kardashian'ın erkek kardeşine veriyor. eminim...
sabah kalktım erkenden reserved ne demek ola ki amk? diye düşündüm biraz. daha sonra quentin tarantino'nun adını hatırlayamadığım bir filmine gönderme olduğuna karar verip işe koyulmayı tercih ettim. merve'nin odasına inip biraz kapıyla dertleşmek istedim, fakat cevap vermedi oç. tüm dünya bana karşı birleşmiş amk deyip eticin+cappy i mideye indirdikten sonra firuze teyzelerin daireye indim. kapıyı tıkladım, açan olmadı. fakat içerde ayak sesleri vardı amk uyuyor olamazlardı. böyle zekiliklerim vardır, şeytanı ayrıntıda arar, aklımı kullanarak yerinde gözlemler yaparım. açmaları için kapıyı daha sert vurmaya başladıktan sonra firuze teyze açtı kapıyı. bir şey dememe izin vermeden bak çıkacam söyleyecem artık sizinkilere yeter böyle oğlum, acıyorum ses çıkarmıyorum dedim. sen kimsin bana acıyorsun firuzan teyze? kocanı çağır dedim. adını firuzan olarak telaffuz ettim ki onu önemsemiyor gibi bir görüntü verip, karşımda ezilmesini sağlayım. böyle hınzırlıklarım vardır. kocamı çağırırsam dayak yersin, git bak dedi. babam değil mi? döver de, sever de.. karışmayın çağırın dedim. ne diyorsun oğlum sen, çık elimi belada koyma diyor oç. eğer kocasını çağırmassa zabıta ya da pakize suda'yı çağıracağımı belirttim. fakat kadın oralı olmadı.. yetmezmiş gibi kapıyı yüzüme kapattı. oğlunuz büyüyünce önder açıkbaş gibi olacak hepiniz oç siniz deyip bizim daireye çıktım. konuyu manevi babama açma vakti gelmişti.
not: reservedla ilgili filmde pakize suda oynuyordu galiba.
kahvaltı masasına oturup bir süre herkesin uyanmasını bekledim. o sırada abraham lincoln'ün annemle ne ilgisi olabilir? diye düşündüm. neyse ki ilk uyanan babam oldu. napıyon lan burda? uyumadın mı? dedi. uyuduğumu, çünkü beynimin en fazla uyurken geliştiğini belirttim. beynini gibiyim gibilerinden ucuz bir laf etti. bu adamın aklı sıra benle taşak geçmesi çok sinirlerimi bozuyor. manevi babam olduğunu öğrendikten sonra bıçaklamayı düşünmüyor değilim. neyse buna daha fazla takılmayıp onu popülasyon genetiğinin kurucuları ingiliz biyologlar ronald fisher ve j.b.s. haldane için 1 dakikalık saygı duruşuna davet ettim. giblemedi oç.. tabi ben hiç bozmadan duygulu bir 1 dakika yaşadıktan sonra konuya girmeye çalıştım. fakat bu oç döver diye yavaş yavaş bahsetmeliydim içimdekilerden. ilk insan ademse ya bu kızını gibti, ya da oğulları kız kardeşlerini? diyerek bir sohbet konusu açmaya çalıştım. sabah sabah sürünme yine.. diyince olayı mantık boyutundan şiddet boyutuna taşımamak için lafı uzatmadım. önce sevecen olmalıydım. bak dedim sen de bu yaşıma kadar büyüttün ettin, aç susuz koymadın eti cinim ekgib olmadı sağol dedim. ne diyon sen amk? diyor oç hala işin gırgırında. baba, bak hala baba diyorum sana. sen kim olduğunu söylemedin ama ben gerçek babamı buldum dedim. ilk başta şaşırdı, sonra zekama şaşırmış olacak ki hafif gülümsedi. kimmiş? dedi joe biden dedim. oç kahkaha atıyor karşımda. ne gülüyorsun amk baktım netten ben joe biden türkiye'yi başkan yardımcısı olmadan önce defalarca ziyaret etmiş dedim. oğlum bak sinirleniyorum, gibtir git diyor bana muallaknin evladı. hayır dedemi tanımasam manevi babama böyle söylememem gerektiğini düşünücem. ama biliyorum dedemi, kesin muallaknin evladı bu. az önce buraya gelip düşünmeye başlayana kadar firuze teyzenin kocası sanıyordum. o da bafiliyor annemi ama benim babam o değil, az önce düşününce farkettim dedim. ayağa kalktı bu hiçbir şey demeden üzerime yürüdü. şiddet çözüm değil, mantıklı ol. joe biden olmayacak da kim olacak? bunu daha önce düşünmemiş olmam saçma değil mi? diyecektim saç.. diyebildim. ağzıma burnuma daldı amk. bu kez farklı oldu biraz. 1 dişim kırıldı, gözüm 10 dakika içinde hafif morlaştı. elmacık kemiklerim çok acıyordu. vurdukça da kesmedi öncekiler gibi oç. neyse bıraktı gidiyordu sen benim maddi babam değilsin dövemezsin beni diye bağırdım. maddi o anlamda kullanılmaz gerizekalı diye yanıt verip odasına gitti. hmmmm bunu biraz düşünmeliydim.
not: ronald fisher, joe biden'ı duşta seyretmiş.
bir süre burnumdan yere damlayan kanları izleyip kafamda robert downey jr.'ın sherlock holmes performansını değerlendirdim. annem uyanmış amk o geldi ne oldu yine? ne bu halin? salim allah belanı versin deyip ağlamaya başladı. haltları sen yiyorsun, dayağını ben yiyorum anne dedim. ne yaptın yine gerizekalı? sorusuyla karşılık verdi. joe biden'ın babam olduğunu manevi babama söylediğimi belirttim. gözlerinden okudum bir yıllar öncesine gitti.. hiçbir şey demedi, ilk yardım gereçlerini getirdi. bunların yararı olmayacağını, acil bana merve'nin ojelerinin lazım olduğunu söyledim, takmadı. benim de kalkıp onları getirecek halim yoktu açıkçası. her tarafım acıyordu. daha sonra babam oç geldi annemle sırtladılar beni odama taşıdılar. güya şefkatli görünüp joe biden'ı aramama, onları terk etmeme engel olacak oç. ama yağma yok.. iyileştikten sonra ona gününü göstermeye karar verdim. gözlerim dolacak gibi oldu, kendimi tutmak için youtube'a girip harun kolçak'ın ''gir kanıma'' klibini izledim. biraz daha iyiydim.. biraz kafamı farklı şeylere odaklamam gerekiyordu yine. zeki insanların da dinlenmeye ihtiyacı vardır. o yüzden kafamdaki bir diğer önemli soru önder açıkbaş nasıl ünlü oldu? ya yeniden cevap aramaya çalıştım. kendisinin okan bayülgen ile eşit iq'da olduğunda bir kez daha karar kıldım ama dediğim gibi bunu zaten biliyordum. bana daha farklı argümanlar lazımdı.
not: babam oç önder açıkbaş'a kızıyor, sinirini bizden çıkarıyor.
neyse google görsellerden ibrahim erkal fotoğraflarına bakıp sakinleştikten sonra youtube'a girip mustafa karadeniz kamera şakaları izledim. artık iyiydim... şimdi joe biden'a ulaşmak lazımdı. twitter'da kendisini followlayıp birkaç mention attım. facebook duvarıma joe biden beni bul, konuşmamız gerek yazarak telefon numaramı paylaştım. son olarak serkan inci'ye pm atıp beni joe biden ile tanıştırmasını rica ettim. bu ikilinin liseden arkadaş olduğunu düşünürken keşfetmiştim. her tarafım ağrıdığından aşağı inemezdim. anneme seslenip gelmesini söyledim. gelince robert plant'in vokalistliğini yaptığı efsane ingiliz rock grubunun ismini sordum. bilemedi cahil oç... yine de içeri aldım çünkü durum ciddiydi. annem içeri girince manidar olsun diye youtube'dan metin ışık'ın lay lay lom eserini açtım. böyle zekiliklerim vardır. yaptığım eylemlerle insanlara mesajlar verir, onları beynimin labirentlerine davet ederim. ne diyorsun söyle çabuk? bir ihtiyacın mı var? dedi. anne joe biden'a acil ulaşmam lazım. telefon numarası vardır sende, versene.. dedim. hiçbir şey demeden çıktı odadan oç. beni peydahlamayı biliyorsun. o zaman bazı sorulara da cevap vereceksin amk. neyse ben yeteri kadar zekiydim, kimseye ihtiyacım yoktu. açtım yeniden twitter'ı baktım beni ne followlamış, ne sorduğuma cevap vermiş. bu beni biraz üzdü. herkesten sonra onun da bana sırtını dönmesi fazla ağır olmuştu. tavrımı anlasın, kendine çeki düzen versin diye son kez ''followa follow aqar agaaaaaaa'' yazıp kendisini unfollowladım. baktım facebook'taki çağrıma da cevap verdiği yok, dikkat çekmek için gönderimin altına ''a tempest of siblings, business and fame engulf olympic decathlete bruce jenner and paparazzi fave kim kardashian as their huge hollywood families collide.'' yazdım. hani adam ingilizce biliyor ya.. o açıdan. böyle zekiliklerim vardır. her bireyi kendi başına, kendi şartlarıyla değerlendirip onları aklımın kapanına sokarım. inci'deki inboxım da hala boş olduğuna göre biraz daha beklemem gerektiğine, bu sırada hegel şükran teyze akrabalığının ne anlama geldiğini düşünebileceğime karar verdim.
not: mustafa karadeniz hegel'i çok komik şakalardı.
sağ dizimdeki, dirseklerimdeki ve elmacık kemiğimin üst kısımlarındaki morluklara merve'nin daha önce kaçırdığım ojesini sürüp biraz dinlenmeye çekildim. 2-3 saatlik bir uyku çektikten sonra inci'ye girdim. inboxım hala boştu. serkan inci'ye sen git hala fakir gibi dilen, bir işimize yardımcı olma oç yazdıktan sonra balkona çıkıp ela'nın gelmesini bekledim. bir kere de sözünde dur amk kızı yaralıyız bir de. tam 45 dakika bekletti. ben de daha fazla beklemedim ki tavrımı anlasın. böyle zekiliklerim vardır. gerekli durumlarda sinirimi beynimin kıvrımlarıyla harmanlayıp ortaya akıl ürünü, zekice tepkiler çıkartırım. kapım tıklandı, gelen manevi babammış. steven spielberg mü? david lynch mi? diye sordum. gibtirme onları bana aç şu kapıyı dedi. bu adamda gelişme var amk. bu ara hiçbir soruyu kaçırmıyor. doğru yanıtı duyar duymaz açtım kapıyı. buyur ne vardı? dedim. oğlum bir an aşırı sinirlendim, böyle olsun istemezdim, kusura bakma dedi. joe biden'a ulaşacağımı anlayınca arkaü tutuştu oç nin. yine de asıl niyetini anlamamazlıktan gelerek olur böyle şeyler baba dedim. aferin bak, yarak yarak konuşma adam ol şöyle diyor. güzel ortamı bozmamak, lafı değiştirmek için dostoyevski'deki st. petersburg tasvirleri başka kimde var allasen? diye sordum. aval aval baktı. bak baba dedim, madem yapıcı konuşuyoruz. ben önemli değilim, artık düşünme beni.. ben bakarım başımın çaresine dedim. aferin oğlum dedi. ama merve adına endişeleniyorum baba, face'den sınıfındaki erkek arkadaşlarıyla konuştum kimseyle sevişmemiş dedim. daha lafa devam edecektim kalktı gidiyor saygısız oç.. dur dedim nereye gidiyorsun amk? almayım ayağımın altına bak zor tutuyorum kendimi diyor. bu adamın pgibolojik desteğe ihtiyacı var amk. olur olmaz yerde dayak atmaya çalışıyor. merdivenlerden inerken annen yemek hazırladı getirsin odana söyleyim de dedi. annemden sanane oç deyip kapıyı kapattım, üzerine kitledim.
not: ela'yı david lynch'e yar etmem. niyetlerinin farkındayım ama bu asla olmayacak.
baktım face'e, twitter'a joe biden'dan hala ses yok. bu annem de 1 kere olsun adam gibi adama vermiyor amk. babam olma ihtimali olan herkes oç. neyse çıktı annem yemek getirdim aç kapıyı diyor. önder açıkbaş nasıl ünlü oldu? dedim. oğlum aç kapıyı uğraşamam senle diye karşlık verdi. fakat yağma yoktu. şu sorularıma bu evde artık cevap verilecek amk. ciddi bir şey soruyorum, önder açıkbaş nasıl ünlü oldu? diyerek sorumu tekrarladım. buraya bırakıyorum yemeği alırsın dedi. açtım kapıyı pilav nohut var.. üzerine vişneli cappy döküp afiyetle yedim. tam hatırlayamadığım bir şeye sinirlenip boşların olduğu tepsiyi yatağın altına sakladım. harun kolçak'ın gir kanıma klibini izleyip sakinleştikten sonra yeniden joe biden'ı bulmanın yollarını aradım. birden joe biden'ın bizim apartmandaki öğrenci kızın akrabası olduğu aklıma geldi. o kızla hemen konuşmalıydım. evden çıkmama izin vermeyeceklerinden üst kattan sıvışmaya karar verdim. böyle zekiliklerim vardır. insanların benim üzerimde kurmaya çalıştıkları baskıya, onlara akıl oyunları yapıp, beklenmedik anda beklenmedik eylemlerde bulunarak cevap veririm. yürümekte zorlandığım için kızın katına inmem 15 dakikamı aldı. ama sonunda varmıştım. tıkladım kapıyı, açtı. konuya alakalı bir yerden girmek için bu model grubunun solisti neden spastik kız çocuğu taklidi yapıyor? diye sordum, gülümsedi. bu olumlu bir gelişmeydi, balık oltaya geliyordu. ne vardı? dedi. joe biden'ın telefon numarası lazım dedim. o kim? diyor amk. yeni nesil ecdadını akrabasını tanımıyor ayıp oç dedim. şaşırmış görünüyordu.. daha sonra anlamlı bir sosyal mesaj vermek için ''ecdad tarih yazmış, torun okumaktan aciz.'' diye bağırdım. ehehe ne kullanıyorsan aynısından istiyorum deyip kapıyı kapattı. oha! oha oha oha oha wowwww... ekşici lan bu dedim. espriyi kest dedim. telefon numarasını alamasam da kızın ekşici olduğu bilgisine ulaştım. bu da joe biden ile ekşiyi direk ilişkili kılıyordu. zaten daha önce şüphelendiğim bir durum olduğundan bir an önce odama çıkıp bunun üzerine düşünmeye karar verdim. yaklaşık yarım saat sonra kimseye farkettirmeden odamdaydım.
not: öğrenci kız geceleri evinde harun kolçak'ı misafir ediyor.
daha sonra odamda enrique iglesias'ın hero klibini izlerken joe biden-ekşi ilişkisini düşündüm bir süre. tüm bu karışıklığın arkasından roberto baggio'nun çıkabileceğini tahmin ediyordum. twitter'da ve facebook'ta durumumumu edit:imla diye güncellendim. birkaç film izledim beğenmedim, birkaç şarkı dinledim ağır eleştirdim. aralarına sızarsam belki daha kolay çözülürler diye düşündüm. böyle zekiliklerim vardır. insanlara yakın davranıp bana güvenmelerini sağladıktan sonra onları beynimin duvarlarına hapsederek istediklerimi vermelerini sağlarım. fakat 2 saat boyunca kimseden ses çıkmamıştı. merve'nin odasına inip konuyu kapıya açmaya karar verdim. indim aşağıya, bak dedim kapı; aramızda çeşitli gerginlikler, hoş olmayan olaylar yaşandı. gel geçmişe bir sünger çekelim. dedim. hiç cevap vermedi oç. yine de büyüklük bende kalmalıydı. eğer barışmak istersen ben odamdayım, harun kolçak dinleyip birbirimize el şakası yaparız dedim. tamam gibilerinden kolunu oynattı. merve açtı kapıyı.. napıyorsun abi burda? diyor. hiç dedim bir meseleyi hallettik. bak merve dedim kaç gündür babamı arıyorum ve kendisine ulaşmama ramak kaldı. ona ulaştıktan sonra sizi terk edecem. aklım sende kalarak gitmeyim, şu aldığım sütyenleri kullan artık dedim. bak çağırırım babamı? diye tehdit ediyor oç. hemen konuyu değiştirdim. bu egemen bağış ne komik adam değil mi? seviyorum vallahi dedim. o kim abi diyor cahil oç. hem sütyensizsin, hem cahil daha fazla muhattap olamam deyip odayı terk ettim. giderken kapıya selamımı çaktım. daha sonra apartmandaki daireleri gezip behzat ç. izleyip izlemediklerini sordum. verilen cevaplara göre apartmandaki oçlik oranını hesapladım. sonuçlar beni üzmüştü.
not: roberto baggio ve akbaba aynı kızdan hoşlanıyorlar.
ertesi gün akşsevgi kadar incide takıldım, eti cin yedim, ela'yı bekledim vs.. akşam olduğunda aşağı indim. herkes salondayken mandalina aşıracaktım. sesimi duymuş olacaklar ki manevi babam salona çağırdı, gittim. ne vardı? dedim. gel yanımızda otur, dizi izleyelim dedi. arkaü tutuştu oç nun.. yine de annemin hatırına oturdum. hiç ağzımı açmadan 20 dakika bekledim. daha sonra fatmagül'ün teyzesine sinirlenip masanın üstündeki bardağı televizyona fırlatınca babam elinin tersiyle suratıma bir tane yapıştırıp odadan kovdu. üvey baban mı var derdin var amk.. neyse odama çıkıp bir süre astrofizik üzerine düşündüm, hubble ultra derin alanını seyrettim. bundan da sıkılınca şükran teyzelerin kapısını çalmak için üst kattan sıvıştım. kapıyı tıkladım, şükran teyze açtı. oo nasılsın şükran teyze, mehmet amca yok mu? dedim. var içeride demeye kalmadı o oç da geldi. kapat kapıyı şükran diyor oç.. mehmet amca babam karınızı tokmaklıyorsa sorunu onla çözün, zaten kendisi öz babam bile değil dedim. git elimden kaza çıkacak diyor amk oğlu. neyse alt kata benden hoşlanan öğrenci kızın dairesine indim, kapıyı tıklatınca hemen açıyor. bu çok iyi bir özellik. insan ilişkilerinin etik kuralları gereği naber? dedim. iyi canım sen diyor. bu da hemen atacak kapağı oç.. ağırdan al kızım. evlenecez demedik. canım manım ne ayaksın? neyse kardeşimin pedi bitmiş de sizden alabilir miyiz? dedim. tabi dedi. ama mümkünse kullanılmış olsun diye rica ettim. öyle deyince bir döndü kaç yaşında senin kardeşin? diyor. ne alakaysa amk bu kızın kafada bir kırıklık var. 12 ne oldu da? dedim. kapıyı yüzüme kapattı. amk sen bana naz yapacan diye kardeşim zor durumda kalacak bencil oç. ilişkimizle ilgili meseleleri bire bir halledelim kızı niye mağdur ediyorsun? bunları söylemek için kapıyı bir kez daha tıkladım, yine açtı sağ olsun. konuya farklı yerden girip tepkisini azaltmak için plüton'a da çok ayıp ettiler ha.. dedim. ya arkadaşım ne istiyorsun benden? dedi. 1 ped rica ettik küfretmediğin kaldı. aramızdaki sorunları baş başa halledelim, şimdi pedi ver dedim. annenle tanışıyoruz, ona bir bir söyleyecem bunları deyip kapıyı kapattı. sanana annemden oç deyip kapıya bir tekme attım ve ben de yukarı çıktım. manevi babam çağırdı yanına, gittim. he dedim, noldu? haftaya azize halanlar geliyormuş, 1 hafta kalacaklar dedi. burcu bakireyse almam eve deyip odama çıktım. azize halam ilginç bir kadındır.. daha önce mehmet amca ve 1. kattaki kadının kocasıyla kısa süreli ilişkiler yaşadı, yürütemedi. gençliğinde mehmet demirkol ile 2 yıllık bir beraberlik yaşamış. şimdi bizim süleyman enişteyle evli görünüyor.
not: benim manitanın babasıyla süleyman eniştenin sık sık öpüştüğünü duydum.
halamların geleceği gün erkenden kalktım. vücudumun kıldan muzdarip yerlerini tıraş ettim. duşumu alıp, kolonyamı sürdükten sonra artık hazırdım. annemler aşağıda hazırlıkları tamamlamıştı. annem geleceklerinden dolayı baya sevinçli görünüyor ama eniştemin gelmediğinden haberi yok herhalde. 2 yıl önce yazlıklarına gittiğimizde eniştemle mutfakta buluşuyorlardı. gözlerimle gördüm.. neyse kapı çaldı indim hemen aşağı. halamlar geldiler falan, burcu ve ekrem de gelmişti. ekrem oç benim hasmım.. benden nefret ediyor biliyorum. yine de burcu'nun hatrına ona katlanmak zorundayım. neyse halamın elini öptüm burcu'yu öptüm falan. tokalaşma merasimi vs.. merve malıyla burcu bir garip hareketler yapıyorlar, ilginç sesler çıkarıyorlar falan. ne yapmak istediklerini tam anlamadım ama sonunda sarıldılar da olay tatlıya bağlandı allahtan. neyse salona geçtik biraz sohbet etmek için. annem açlığınız var mı? diye sordu. ne biçim soru soruyorsun anne, yıllardır giriş katında kirada oturuyorlar? dedim. sen sus diye yanıt verdi. bu kadın tam mal ya.. neyse sen nasılsın oğlum? diye sordu halam. iyiyim hala kız arkadaşım ve yeterli eti cinim var. sen nasılsın? dedim. biz de iyiyiz çok şükür dedi. nasıl iyisin hala? burcu'nun hala göğüsleri büyümemiş. ne rahat insanlarsınız? dedim. babam gibtir ol git gelme buraya diye kolumdan sürükleyerek odadan kovdu. oç 2 dakika hasret gidermemizi de kıskandı. gerçek babam olmadığını sanırım halam da bilmiyor. telaşı ondan... neyse merve'lerin odasına gidip burcu ile merve'yi beklemeye karar verdim. beraber yatacaklardı çünkü.. onlarla etraflıca bu göğüs meselesini konuşmalıydım. gittiğimde kapı kilitli değildi, girdim içeri. kapıyla 5 dakika kadar sohbet ettikten sonra merve ile burcu geldi. kevaşe merve abi ne işin var burda? çık diyor oç. bekle dedim burcu'ya bir şey sormam lazım. sor abi dedi burcu. ekrem hala kızgın mı bana? dedim. niye ki? dedi. ben ten kol saatini cinsel uzvuma taktığımdan beri bana hep ters davranıyordu dedim. yok abi seviyor seni dedi.. oç ekrem o imajı yaratmış ailesinde bilerek.. böyle şeytanlıkları vardır. asıl düşündüğünü son ana kadar söylemeyip, olayların istediği gibi şekillenmesini ister. açıkçası ekrem'den korkuyordum ve bu konuyu annem benim için çözmeliydi. gittim mutfağa annemi yanıma çağırdım. korkumu belli etmemek için konuya farklı yerden girerek okul filmi vardı taylan biraderlerin, sinem kobal oynuyordu. ne korkmuştuk değil mi? dedim. cevap vermiyor oç.. bak anne dedim bu ekrem beni üzüyor. garip hareketleri var deli gibi bir çocuk bu. ayrıca biliyorum ki benden kurtulmanın planlarını yapıyor, benden nefret ediyor dedim. saçmalama oğlum 8 yaşında çocuğun senle ne derdi olsun? diyor oç. ölsem gitsem umurlarında değilim.
not: ekrem okul filminden daha korkunç.
submitted by SnooTomatoes3856 to akagas [link] [comments]


2020.11.19 18:26 SnooTomatoes3856 Her gün bir flood #6 (dün paylaştığımın devamı)

Annem Babama Nasıl Verdi Acaba Neler Hissetti! Part 2
annem ''bugün pgibiyatra gidicez oğlum 2 gibi hazır ol.'' dedi. 2 de dilara gönder'in programının başlıycağını eğer izlemessem odamdaki boş cappy kutularının beni yadırgayacağını söyledim. fakat annem oralı olmadı. onu kırmak istemediğimden 1 seferlik ferhat beye görünmeyi kabul ettim. ferhat bey bence benden hoşlanıyor ve bu tüm kargaşanın sebebi bu. beni biraz daha fazla görebilmek için annem ve babamı kullanıyor. onu daha önce görmesem de ona karşı aynı duyguları paylaşamayacağım açık. çünkü pokemon'daki ashten sonra kalbime asla bir erkek almadım. bence bir erkeğin bir erkekten hoşlanması gaylik gibi bir şey.. arada benim de kendimi edward norton, cristiano ronaldo, ankaralı yasemin gibi isimlerle hayal ettiğim olur ama asla bir erkeğe karşı derin duygular beslemem. ferhat beye bunun yanlışlığından bahsetmeye karar verdim ve saat 2'yi beklemeye başladım. bu süre zarfında biraz incide takılmak mantıklı olabilirdi.
not: fight clubın sonundan hiçbir şey anlamamıştım.
saat 2 oldu ve üstümü başımı giyip aşağı indim. annemin kendisine ait bir arabası olmadığından otobüsle pgibiyatrın kliniğinin bulunduğu caddeye gittik. otobüste 70 yaşlarında bir amca sürekli bana bakıyordu. ayakta zor duruyorsun yaşına başına bakmadan neyin peşinde koşuyorsun dedim sessizce. duyan olmadı tabi. kliniğe girdik oç ferhat bizi 15 dakika bekletti. bir görüşme yapıyormuş.. artık ferhat'ın bana duyduğu hislerin gerçekliğine kesin inanıyordum ama ben onla ilgili ne düşünüyordum? bu biraz kafamı karıştırıyordu. sanırım onla ilgili kararımı tipini görünce karar verecektim.o sırada sekreterle hanımla sohbet ettik biraz. bana nasıl olduğumu sordu ben de kız kardeşim merve nin göğüslerinin kendisinin göğüslerinden daha küçük olduğunu belirttim. cevap vermek istemedi.. ama yapabileceğim bir şey yoktu gerçek bu. neyseki ferhat'ın işi bitti ve bizi içeriye çağırdı. acaba nasıl biriydi? ondan hoşlanabilecek miydim? tüm bunlar kafamdan geçerken heyecanla odasının kapısına doğru yöneldim.
not: sekreterin şükran teyzeyle bir alakası olabilir bence.
içeri girdiğimde ferhatın beklediğim kadar yakışıklı olmadığını gördüm. nedenini anlayamasam da buna biraz üzüldüm. ferhat gözlerimin dolduğunu görünce nedenini sordu. lafı değiştirmek için okan bayülgen'in sistem karşıtı durup da nasıl sistemin göbeğinde yer aldığından bahsettim. anlamsızca gülümsedi ve annemin odadan çıkmasını istedi. başbaşa kalmamız için elinden geleni yapmıştı. fakat onla olamayacağımızı uygun bir dille belirtmem gerekiyordu. bana biraz kendinden bahset deyince bunu fırsat bildim ve gay olmadığımı belirttim. yine gülümsedi.. bu adamda bir şeyler vardı. şükran teyze ya da mehmet amcayla bir ilgisi olabileceğini düşündüm. fakat ciddi olmam gerekiyordu. karşımda bir bilim insanı vardı. kardeşimin 12 yaşına gelmiş olmasına rağmen göğüslerinin neden gelişmediğini sordum. bunu neden merak ettiğimi sorunca ömer çelakılın saçlarından söz ederek lafı karıştırdım. bildiğiniz gibi arada böyle zekiliklerim vardır. daha sonra doktor çok ileri gitti. annenle ilgili ne düşünüyorsun? diye sorunca sanane annemden oç dedim ve kapıyı çarpıp koşarak uzaklaştım. salak annem arkamdan bağırarak koşturmaya başladı. ilişkilerinin açık vermesinden rahatsız olmuş olmalı. ben de diyorum babamın tokmakladığı yok yanan amını nasıl serinletiyor bu kadın?
not: babam ömer çelakıl'a boş değil.
o caddede bir park var gittim orda bir banka oturdum. annem peşimden geldi hemen. noldu evladım? dedim. şefkatli tavrından cesaret bulup anne madem bir ilişkin var neden bana bahsetmiyorsun? böyle şeyler tabi olucak, amın var, alımlısın dedim. sokağın ortasında rezillik çıkarttırma bana yürü eve diyor. merak etme annecim benim için önemli olan senin yalan söylememen dedim. sevecen tavrım onu rahatlatmış olmalı ki hiç cevap vermedi. eve gidene kadar konuşmadı. eve gidince sanırım pgibiyatrdan kaçtığımı babama anlatmış. emektar oklavayla çıktı yukarı oç. hayır oklava, sopa, levye türü bir şey kullanmasa da dövebiliyor zaten beni. neden desteğe ihtiyaç duyuyor anlamıyorum. aç kapıyı dedi prensip gereği kuala lumpur'un nerenin başkenti olduğunu sordum. aç kapıyı gibtirme kafanı diye bağırdı. fakat taviz veremezdim. hep böyle yapıyor amk sorumu cevaplamadan odaya girmeye çalışıyor. hala prensiplerime, ritüellerime saygı duymuyor. senin ecdanını gibiyim deyip uzaklaştı. insanın kendi ecdadına küfredebilmesi takdir edilesi bir durum. bu yüzden 1 saniye kapıyı açsam mı diye düşündüm fakat dayak yemeyi göze alamazdım.
not: babamın arabasındaki levyeden annemin haberi var mı acaba?
yeterli eti cinim ve cappy'm olduğundan odadan çıkmak ve dayak yemek zorunda değildim. sabaha kadar incide takıldıktan sonra sabah 5 gibi merve'nin oda kapısının yanına gittim. halini hatrını sordum fakat cevap vermedi. bu evde herkes bana karşı zaten.. kapıyı sessizce tıklattım. merve uyuyordu sanırım. sabah 5'te mastürbasyon yapamayacağına emin olduğumdan ısrarcı oldum ve uyanması için yaklaşık 10 dakika kapıyı vurmaya devam ettim. neyse ki babam ayısı uyanmadı. merve açtı kapıyı günaydın demeden defol dedi. bu kıza ben naptım da bana böyle davranıyor anlamadım. herkesten çok onu düşünüyorum oysa. kırmızı ojelerini alabilir miyim? dedim napacaksın? diyor amk. oje napılır arkaüme sokucam dedim içimden. fakat dıştan söylemedim çünkü merve böyle kötü ifadelerden etkileniyor. neyse bir an önce ojeyi vermesi gerektiğini yoksa gitmeyeceğimi söyleyince çaresiz ojeyi getirdi. mehmet coşkundenizi hiç yatağında hayal ediyor musun? diye sordum ve cevabını beklemeden uzaklaştım. sanırım cevap da vermek istemiyordu. odama çıkıp kırmızı ojelerle burun deliklerimi boyadıktan sonra biraz uyumaya çalıştım. başlarda burnumu biraz rahatsız ediyor ama o halde uyuyunca uykumu daha iyi aldığımı hissediyorum.
not: ela, mehmet coşkundeniz'e vermezdi bence.
sabah erken kalkıp duşa girdim. duşta aklıma ela geldi ve ne zamandır görüşmediğimizi farkettim. uyanınca her zamanki gibi annemin çiçekli bornozunu aldım ve elaların kapısını çaldım. kapıyı yine oç mehmet amca açtı. neden ben gelince kapıyı hep bu herif açıyor anlamıyorum. oğlum bu ne hal? dedi. ıslak bedenimi annemin çiçekli bornozunun sarmasından keyif aldığımı söyledim ve ela evde mi? diye sordum. napacaksın ela'yı? dedi. niyetimi yanlış anlamaması için tiger woods'un bir golften bu kadar parayı nasıl kırdığını merak ettiğimi ve bunu ela'yla tartışmak istediğimi belirttim. böyle zekiliklerim vardır. lafı bir anda istediğim yere çeker, karşı tarafı şaşırtırım. ela yok evde oğlum sen de git üstüne başına adam akıllı şeyler giy dedi. sanırım mehmet amca beni pek sevmiyor. hep ters bana karşı davranışları.. neyse ona karşı olgun davranmaya karar verdim ve eve girdim. annem ve merve kahvaltı yapıyorlardı. yanlarına gidip merve'ye siyah kilotlu çorabın çok yakıştığını söyledim. annem allah senin cezanı versin bu ne kılık? diye bağırdı. amk sanki ilk defa görüyor. her defasında ne bu aşırı tepki.. merve ile bir an göz göze geldik, fakat gözlerini kaçırdı. fakat önce üstümü değiştirmem gerekiyordu. sıra ona da gelecekti.
not: duşta bazen mehmet amcayı düşünüyorum.
akşama kadar odamda incide takıldım. akşam olunca babam geldi. odamdan hiç çıkmadım çünkü bu ara bana karşı sinirli pgibiyatra gitmediğimden dolayı. bu yüzden merve gelene kadar odamdan çıkmadım. kapı sesini duyunca fırladım hemen karşıladım kardeşimi. her zamanki gibi kezban eteği ve boğazına kadar ilikli okul gömleği üzerindeydi. hayır anlamıyorum 12 yaşına gelmişsin artık çocuk da değilsin. insan neden göğüslerini sergilemez? bacaklarının dolgunluğuyla sınıf erkeklerinin dikkatini çekmez? güzel de kız. neden böyle davrandığını anlamıyorum. yemeğini yemeden babamın salonda olmasını fırsat bilip merve'yi yanıma çağırdım. bacak aranı tıraşlıyor musun? diye sordum. abi bak çağırırım babamı diyor. beni böyle tehdit edince çok sinirlendim ve babamın da duyabileceği tonda bir yüksek sesle sen ne biçim insansın? bir kadın kendini bozacak erkeğe bedenini hazırlamaz mı? hadi beni eziyorsun, amını ıslatacak adama da mı saygın yok? dedim. genel anlamda tutarlı ve bilinçli bir insan olsam da arada böyle fevri çıkışlarım oluyor. babam muallaksi fırladı salondan ''öldürücem bu çocuğu kaçarı yok.'' diye üzerime gelmeye başladı. yumruğu yeyince kafamı duvara vurdum. sen nasıl insansın baba? insan bu kadar mı ilgisiz olur evladının sevgi, arkaüne, göğüslerine? dedim. mutfağa bıçağa sarılmaya koştu. durumun ciddileştiğini farkedince hemen odama çıktım ve kapıyı kilitledim. yerli yersiz sinirleniyor iyice yaşlandı artık bu adam amk.
not: merve bazen evin içinde şortla geziyor.
ertesi gün annemin gün arkadaşı hatice teyze bizdeydi. eteği dizinin 2 karış altında olduğundan sadece ayakları ve ayak bileği görünüyor hep. ve bu onu çok çekici yapıyor bence.. bunu kendisine de söylemek için aşağı indim. salona girince annem yüzünü astı, hatice teyze nasılsın oğlum? dedi. konuya hemen giriş yapıp düzeysiz görünmemek için üniversitedeki kızının nasıl olduğunu sordum. çok iyi sağol dedi. tutamadım kendimi üniversite ortamı da iyidir haaaa deyip pis pis gülümsedim. annem gitmemi işaret edince kafamdaki konuya sonra giriş yapmaya karar verdim. hınzır bir adamım açıkçası.. biraz zeki olduğumdan kafamdan çok fazla düşünce geçiyor ve söylemeden edemiyorum çoğu zaman. bu tespitlerim gelen misafirleri/arkadaşları/akrabaları memnun etse de sebebini anlayamadığım bir şekilde ailem çok rahatsız oluyor.o da onların bana karşı besledikleri ön yargı ve kin duygusuyla alakalı sanırım. neyse o gün kafamda daha önemli bir mesele vardı ve bu annemle konuşulacak dert değildi. o yüzden dolaptan biraz mandalina çalıp odama çekilmeli, babamı beklemeliydim. mandalinaları zulaladıktan sonra zaman geçirmek için biraz inci'ye girdim.
not: hatice teyzenin kızı ferhat'ın eski sevgilisi galiba.
inci'de ateistlere dinci gibi görünüp, dincilere ateist gibi görünüp yaklaşık 38 kavgaya karıştıktan sonra babamın sesini duydum. apar topar inip baba ciddi bir meselem var konuşmamız lazım dedim. senin ne ciddi meselen olur lan puşt? gibi seviyesiz bir cevap verdi. şu adam 2 dakika insan olamıyor. ayaküstü olmaz gel benim odamda konuşalım dedim. odam kilot koktuğundan gelmek istemedi ve salona yöneldik. bak baba dedim, aramızda hır da çıksa, kavga da olsa sen benim babamsın. seni severim.. dedim. ee? dedi yine gibik bir ifadeyle. adam tam bir oç. hayır babaannemi tanımasam haksızlık mı ediyorum lan acaba? diyecem ama eminim amk tam bir oç. bak baba dedim kulaklarını iyi aç şimdi söyleyeceklerimi iyi dinle.. dinliyorum oğlum dedi. beni çok rahatsız eden bir mevzu var dedim. he söyle söyleyeceksen diyor oç. baba dedim dün gazete okuyordum selena gomez adlı bir kızın fotoğrafı vardı. kız 11 yaşında ünlü olmuş ve o zaman da gayet sexymiş. benim kardeşim 12 yaşında ne zaman sütyen giyecek bu çocuk baba? gözüme uyku girmiyor dedim. tam ''girmiyor'' derken elindeki çayı üzerime fırlattı oç. yandı her yerim amk.. gibiyim senin gibi babayı artık dövemezsin beni dedim ve tokadını savurup odama çıktım. göğüs bölgem çok acıyordu amk.. zaten bu babamın 2 şeyle derdi var. biri ben diğeri de kız kardeşimin göğüsleri. hasta oç 2 dakika mantıklı olamıyor.
not: kız kardeşim inci sözlüğü biliyor mu acaba?
sabah kalktım ve 2. kata, firuze teyzelere indim. mevsimler nasıl oluşur? diye sordum, cevap veremedi. çabuk pakize suda soruyor mevsimler nasıl oluşur? dedim. oğlum git sabah sabah diyor.. manyak mıdır nedir amk. insan gibi bir şey soruyoruz neyin havasındasın? şükran teyze kocanla yatıyor diye sinirliysen git hıncını ondan al bana niye patlıyorsun? neyse indim bahçeye baktım ziyalar yok tekrar yukarı çıktım. bahçe dışına tek başıma çıkmama ailem pek sıcak bakmıyor. beni düşünerek böyle söylediklerini bildiğimden ben de pek diretmiyorum bu konuda. neyse odama çıkınca eti cinlerimin bittiğini farkettim ve babamı uyandırmaya karar verdim. ''salim kalk bak kaç oldu.'' dedim belki annem sanır da hemen uyanır diye. arada böyle zekiliklerim vardır. insanları aklımın labirentine sokar, orada kaybolmalarını sağlarım. baktım uyanmıyor kelinden öptüm ve baba uyan eti cinlerim bitmiş dedim. bu kez açtı gözlerini ne var oğlum? diyor. 40 kere mi söyleyecez bir şeyi amk. eti cinlerim bitmiş baba kalk al da gel dedim. hamalın mıyım lan oç? bu saat ne? 7 buçukta adam mı kaldırılır? diyor. amk bütün derdi benle muallaknin. mutlu olmayım diye elinden geleni yapıyor.
not: mehmet amca firuze teyzeye neden bu kadar soğuk bir türlü anlamıyorum.
neyse gittim odama merve'nin sınıf arkadaşlarının facebook profillerine baktım. ne paylaştılarsa beğenip, duvarlarına sinan erdem spor salonunun fotoğraflarını attım. biraz da incide hassas konularda provakatif başlıklar açıp ilgiyi üzerime çektikten sonra merve'yi uyandırmaya gittim. kapıya hiç yüz vermedim ki tavrımı anlasın. yaklaşık 10 dakika tıklattım açmadı bu kez. göğüslerinin en çok günün bu saatlerinde geliştiğini bildiğimden fazla üstelemedim ve ne zamandır üzerinde çalıştığım bir fikri eyleme geçirme kararı aldım. yerel disk (c:)> windows > help > mui klasöründe sakladığım annemin 2004 kemer tatili fotoğraflarını yazıcıdan çıkarttım. normal fotoğrafları cama, bikinili olanları apartmanın girişine astım. amk 3. kattaki adını hatırlayamadığım oç geldi tam o sırada. oğlum napıyorsun sen? bunlar ne? annen mi o? falan gibilerinden birkaç laf etti. sanane annemden ne biçim konuşuyon oç dedim ve hızla uzaklaştım. o gittikten 5 dakika sonra inip kontrol ettim resimler yerlerinde duruyordu. konuşacağı lafı seçemeyen bir adam olsa da emeğe saygısı varmış, takdir ettim. neyse aşağıyı kontrol ettikten sonra odama çıkıp bir cappy açtım ve olacakları beklemeye başladım. fakat oç babam eti cinlerimi almadığından karnım çok açtı. aşağı odaya inip bu sefer annemi uyandırmak mantıklı olabilirdi. ''anne irfan değirmenci ile günaydın türkiye'ye sormak istediğin bir soru var mı?'' dedim, sesi çıkmadı. amk bu evde niye kimse adamdan saymıyor beni.
not: irfan değirmenci annemin bir arkadaşının sınıf arkadaşıymış.
neyse ki yarım saat sonra annem kalktı da bir şeyler hazırladı. çok nadir onlarla aynı sofraya otururum ama bu kez çok açtım yapacak bir şey yoktu. kahvaltıdan sonra odama çıkıp saba tümer'in bugünki konuklarını merak etmeye başladım. tadı çıksın diye 15 dakika tv yi açmadım ama en sonunda dayanamadım. tv sıktıktan sonra youtube'a girip enrique iglesias'ın hero klibinin url sini ezberledim. ben ezberimi pekiştirmeye çalışırken kapımız çalındı. koştum ben açtım gelen oç 1. katmış. unuttum adını muazzez mi ayşe mi ne öyle bir ismi vardı kadının. oğlum annen evde mi? dedi. normalde bu tip soruları hoş karşılamam ama sabır gösterip noldu? diye sordum. o resimleri kaldırdım da sen asmışsın belli ki, annenle konuşmam gerekiyor dedi. ayıp zeliha teyze bu saatte insan rahatsız edilir mi? deyip kapıyı kapatmaya yeltendim. ama annem sanırım duymuş konuştuklarımızı ne resimleri, ne oldu? diye yanımıza geldi. ben olayın nereye varacağını anlamıştım. böyle zekiliklerim vardır. geleceği insanlardan önce öngörüp ona göre tedbirimi alırım. buna çok şaşırırlar. odama sıvıştıktan sonra annemin bana bağırdığını duydum ama ne dediği anlaşılmıyordu. şimdi bir de 1. kattaki kadın çıktı amk. ona ne yaptım? o niye şimdi kuyumu kazmaya çalışıyor? anlamış değilim. sesten babamın uyanması an meselesiydi. merve uyanmazdı herhalde çünkü göğüsleri gelişiyordu.
not: i can be your herooooooo, baabbbbyyyyyyyy
babam uyandı ve olayı duyar duymaz merdivenleri ikişer ikişer çıkarak odama geldi. adama kilo verdiricem amk.. lan şerefsiz, lan ahlaksız yine mi yaptın lan? seni bela mı gönderdi allah lan? falan gibi 1-2 laf ederek yumruğu suratıma yerleştirdi. kapıyı kitlemeyi akıl edemeyen beynimi gibiyim. yerde 1-2 dakika tekmeledikten sonra kündeye geçip 3 puan da oradan çıkardı. baba sessiz ol merve'nin göğüsleri büyüyüor dedim ama dinleyen kim amk. verdi veriştirdi.. annem geldi de ayırdı allahtan. durum bu kez ağırdı biraz.. sol gözümü açamıyordum bu babam tam bir oç. ben uyardım amk yaparım dedim anlamadınız. sinyallerini vermiştim bunun. kalk dedi gibtir olup gidiyorsun bu evden. gibtir falan ne biçim konuşuyon baba? deyip konuyu dağıtmaya çalıştım. arada böyle zekiliklerim vardır. beklenmeyen anda beklenmeyen tepkiler vererek karşıdakinin beynini ikileme düşürür, durumdan faydalanırım. fakat bu kez işe yaramadı. kalk gidiyorsun falan dedi tutuyor kolumdan oç. eti cin almassan gitmem deyip dışarıda kalacağım sürenin erzağını garanti almaya çalıştım fakat eticinini giberim diye karşılık verdi. kolumdan tuttu apartman bahçesinin dış kapısına kadar sürükledi oç millet bize bakıyor. o sırada millet beni teorik devrimci sansın da rezil olmayım diye ''baskılar bizi yıldıramaz.'' sloganı attım. dediğim gibi böyle zekiliklerim vardır. insanlara durumun aslında göründüğü gibi olmadığını anlatıp onların kafalarını karıştırırım. bu onları şaşırtır. babam bahçe kapısını da kapattı. bu kez gelmeyeceksin bir daha dedi. çok duyduk amk haziranın ortasında merve duş alırken banyo kapısını kırdım diye de atmıştı evden. yer miyiz biz? yemeyiz. geçiririm 1 gün bahçede nolacak amk dedim. tek sorun eti cin yetersizliğiydi.
not: ela teorik devrimcilerden hoşlanıyorsa bu iş ekmeğime yağ sürdü.
günü bahçede geçireceğim belliydi. babamın siniri kolay kolay geçecek gibi görünmüyordu. durumu kabullenip merdivenlerin başında beklemeye başladım. 1-2 saat sonra ela geçti önümden. merhaba ela dedim, noldu napıyorsun burda? dedi. bu konu onurumu incittiğinden spiritüalizmin ve ona inanan insanların gereksizliğinden bahsederek konuyu dağıttım. bilirsiniz vardır böyle zekiliklerim. ben anlamıyorum seni dedi arkasını döndü ve yürümeye devam etti. arkasından fatih ürek ve sahrap soysal hafta içi her gün “8 numarada şenlik var!” diyor… tv8 diye bağırdım. ses etmedi.. yukarı çıkmaya cesaret edemiyordum. bugünlük biraz beklemeli babamın sinirinin geçmesini beklemeliydim. firuze teyze geldi al oğlum çorba yaptım sana da getirdim dedi. eti cin var mı? diye sordum yokmuş. tamam teşekkür ederim firuze teyze dedim. hah oğlum şöyle konuşsan herkes çok sever seni diyor, yüz buldu oç. yine de kabalık etmeyip konuyu değiştirmeye çalıştım. mustafa karadeniz yıllardır bıkmadı di mi saçma sapan kamera şakaları yapmaktan? dedim, cevap vermedi. fakat gitmesi gerektiğini anlamıştı. ben de çorbaya yumuldum. bitirince de kapısının önüne bıraktım tepsiyi.
not: mustafa karadeniz'in orta dişi çürük.
öğlene doğru hava biraz ısındı da işim kolaylaştı amk. oç babamdan ses seda yok.. gelse almaya çalışsa gönlümü affederim ha, kızgınlığım da geçti. ama cesaret edemiyor olabileceğini düşünüp akşamı beklemeyi tercih ettim. bir baktım merve geliyor, okul kıyafetleriyle. saat de öğlen olduğuna göre kesin okula gidiyor bu dedim. böyle zekiliklerim vardır. ilk bakışta görülemeyecek şeyleri herkesden önce farkeder, ona göre pozisyon alırım. neyse baktım etek yine bileklere kadar amk.. merve sizin okulun çıkışında jöleli dik saçlı yakışıklı çocuklar bekliyor mu? dedim. yok abi dedi.. oha amk nasıl okul ora? bir ara gelip hocalarınla ve nöbetçi öğrenciyle görüşmem lazım dedim. niye beklesinler abi? ne diyorsun sen? falan dedi amk gerizekalı bu kız bir gibten çakmıyor. bak dedim eğer öyle çocuklarla karşılaşırsan onlara taqıl hayatını yaşa xd dedim. xd ne abi diyor sonra bana mal derler. şunu arkaürsünler doktora amk. mağarada yaşıyor sanki.. lafın bir yere varmayacağını anladığımdan konuyu bağlamak için sporda şiddet yasasından rahatsız mısın? dedim. off abi gidiyorum ben dedi. farkında olmadan tartışmayı istedğim noktaya getirdim. böyle zekiliklerim vardır.
not: nöbetçi öğrenci ile aziz yıldırım tanışıyorlar... eminim.
  1. katın bankacı büyük kızı indi merdivenlerden. baktım fular takmış. edit: imla dedim bir gib anlamadı amk. ironiden anlamayan nesle aşina değilim dedim, hala takmadı amk yürümeye devam ediyor. bugün de herkes garip diye düşünmeye başladım içimden. oturmuş önder açıkbaş'ın nasıl ünlü olduğunu düşünürken şükran teyze'nin salon camlarını silmekte olduğunu farkettim. seslenmeden dikkatini çekmeli, cool görünmeliydim. çocukluğumdan beri üzerinde çalıştığım ankaralı yasemin dans figürlerini sergilemeye başladım. böyle zekiliklerim vardır bildiğiniz gibi. dikkatini çekmeyi başarmıştım. oğlum napıyorsun, açlığın var mı? dedi. anne şefkati göstererek bacaklarını izlememe engel olamassın dedim. girdi içeri.. hepten sıkılmaya başlamıştım amk. babamdan da ses seda yok. bari 1. kata çıkıyım da eti cin'i var mı soruyum dedim. babamın msn'den görüştüğünü kadın açtı kapıyı.. eti cininiz var mı dedim? bir şaşırdı, yok dedi. babama söyleseniz de beni eve alsa keşke, sizi dinler dedim. oğlum bak git.. annene söylerim söylediklerini, rahatsız etme beni dedi. annemi karıştırma oç deyip bahçeye kaçtım.
not: 1. kattaki kadın babamı mehmet amcayla aldatıyor olabilir.
neyse amk hava karardı da oç babam daha fazla dayanamayıp indi aşağıya. utandırmamak için o bir şey söylemeden tamam geliyorum dedim. çıktım yukarı baktım annem çorba yapmış, yumuldum sofraya. sonra odama çıkıp inci'ye girdim. birkaç provokatif başlık açıp, biraz illüminatiden bahsettikten sonra tetrisin başına oturdum. babam geldi o sırada kapıyı tıklattı. kill bill 3'ün vizyon tarihini sordum, bilemeyince almadım içeri. ne halin varsa gör amk deyip aşağı indi. onun salona girdiğinden emin olduktan sonra sessizce aşağı inip merve'nin odasına gittim. kapıya önder açıkbaş'ın nasıl ünlü olduğunu sordum, cevab veremedi. merve sesimi duymuş olacak ki açtı kapıyı. buyur abi ne var? dedi. önemli'in facede paylaştığını gördün mü koptum * dedim. abi önemli de mi ekli sende? diyerek konuyu değiştirmeye çalıştı. merve hala abisinin kim olduğnu anlayamamış. yemedim tabiki.. böyle zekiliklerim vardır. benim silahlarımı bana karşı kullananların cezasını aklımla veririm. önemli'in babasıyla annem tanışıyor mu? dedim. yok nereden tanışsınlar diyor. bu annem çok fena kadın. kızı da tembihlemiş amk ağzından laf alınmıyor.
not: illüminati ve önemli'in babası annemin peşinde olabilir.
gittim anneme dedim anne bugün 1. kattaki kadına gittim. ne diller döktü babamla msnde görüştüklerini sana söylememem için dedim. ne olursa olsun o benim annem. bilmeye hakkı var.. saçmalama oğlum git başımdan diyor amk. bu kadın ağır gerizekalı. neyse üstelemeyip yarın alışverişe gitmemiz lazım anne dedim. niye? dedi. cevap vermemek için bugün ne giysem'in program müziğini mırıldanmaya başladım. böyle zekiliklerim vardır. tartışma istemediğim noktalara kayınca aklımla olaya müdahil olur, işleri yoluna sokarım. neyse yarın gidicem ben gelirsen 1 buçuk gibi hazır ol dedi. bir şey söylemeden gidiyor görünmemek için ''kim, kiminle, nerede, ne zaman ve nasıl yakalandı? ünlüler dünyasından çok özel haberler, flaş gelişmeler, müthiş ayrıntılar! meral kaplan'ın sunduğu "süper kulüp" pazar 23.30'da fox'ta!'' diye bağırdım ve koşarak odama çıktım. eti cinim yoktu, inci de sıkıyordu. ben de uykum gelene kadar oturup rasim ozan kütahyalı'nın ne gibime derman olduğunu düşünmeye başladım.
not: meral kaplan ve barbaros şansal tanışıyorlar.
eve gittiğimizde merve'nin okuldan geldiğini gördüm. çünkü kapıyı bize o açtı. nasılsın merve? dedim. iyi abi dedi. bana nasıl olduğumu sormayacak mısın? dedim. öğrensin böyle şeyleri amk.. kaç yaşına geldi hala adama hal hatır sormayı bilmiyor. of peki abi nasılsın? dedi neyseki. filistin gibiyim işte... biraz sürgün, biraz yaralı, hep endişeli. dedim. cevabım onu etkilemiş olacak ki gözleri doldu, bir yutkundu sanki. arkasını dönüp gidiyordu ki gergin atmosferi dağıtmak için gel dedim bak sana ne hediyeler aldım. aman abi istemiyorum diyerek odasına yöneldi. görgüsüz bu kız.. babamdan korkuyor herhalde. geçen sene doğum gününde merve'ye sigara tabakası, çakmak ve permatik aldığımdan beri kıza hediye almamı yasaklamıştı oç. ama duramadım işte.. hemen koşarak kapıyı kapatmasına izin vermedim ve araya ayağımı koydum. böyle çevikliklerim vardır. beklenmeyen anda 1-2 adım hızlı atarak insanlardan öne geçerim. dur dedim hele bir gör hediyeleri.. istemiyorum abi dedi. kızım görgüsüzlük yapma bakmazsan birkaç sorumu cevaplamak zorundasın deyince aldı içeri. o sıra kapı bir şey diyecek oldu, daha önemli bir meseleyle meşgul olduğumdan cevap vermedim. neyse ayşin shoptan aldığım her renkten, her zevkten hanımlara uygun 8 çeşit sütyeni çıkardım poşetlerinden. abi bunlar ne? sen nasıl bir manyaksın? diyor amk. benle eddie murphy dublajı gibi konuşma patlatırım ağzına dedim. abi sanane benim göğsümden, sütyenimden yeter diye bağırıyor kevaşe. bak dedim her rengi, çeşidi var. seni düşündük aldık ayıp ediyorsun dedim, bağırmaya başladı. annem ne var yine? diyerek odaya yönelince kapı çabuk kitlen, kapı hadi, kapı nolur dedim. oç beni dinlemedi, annem içeri girdi kovdu beni odadan. bu kapı da ayrı bir alıngan oldu amk. herkes bir garip.. 2 dakika daha önemli meselemiz vardı cevap veremedik oç neyin tribindesin? herkes bana karşı zaten. neyse çaresiz odama çıktım.
not: ayşin shoptaki kızla kavga ettiğime de değmedi amk.
submitted by SnooTomatoes3856 to akagas [link] [comments]


2020.11.18 18:46 SnooTomatoes3856 Her gün bir flood #5 (aşşağıda yazanlar çok masum şeyler değildir ama NSFW koyulacak kadar abartılacak bir şey de değil zaten aldığım yerdede NSFW değildi)

Annem Babama Nasıl Verdi Acaba Neler Hissetti! Part 1
hep merak ediyorum amk hiç aklımdan çıkmıyor. leş gibi sigara kokuyor puşt nasıl yatılır altına..
kız kardeşim var 12 yaşında. hala kız.. daha bozmadılar da onu. onu kim gibecek acaba? babam gibi leş biri koymasa sevgi bari.
aldım karşıma konuştum ama. ergenliğe girmeden anlatmak lazım böyle şeyleri.. bak dedim arkaünü gibtirme kimseye, amdan ver vereceksen insan gibi. bacak kıllarının tıraşını falan ihmal etme. her zaman sexy ol dedim. sakso olayını şimdiden öğren dedim. şaşırdı biraz şok oldu açıkçası gitmiş anneme söylemiş. babam geldi gitarı kafama geçirdi. bayılmışım.. şimdi çıkmıyorum odadan.
geçen kızı tuttum kolundan çektim karşıma konuştum. dedim niye gidip yetiştiriyorsun konuştuklarımızı? abi ne biçim laflar onlar olur mu öyle şeyler ne ayıp söylüyorsun diyo. kes dedim, elbet sen de vereceksin.. yaşın geliyor. ben senin mutluluğun için uğraşıyorum dedim. bu ağlamaya başladı bağırarak. babam duymuş aşağıdan amk ekmek bıçağını almış geliyor oç nerden anladıysa. kapıyı kitledim giremedi annem yalvar yakar ikna etti de sakinleşti.
bak dedim senin yüzünden aile düzenimiz bozuldu, nifak tohumları ekiyorsun huzurumuza. bu hala ağlıyor.. kalk dedim çocuk olma. özür dilerim abi diyor hüngür hüngür ağlayarak. abi yüreği dayanır mı? gel dedim neşeni yerine getiriyim senin. açtım xhamsterı al dedim gezin biraz bu sitede. ben tetris oynuycam.
neyse akşam oldu. baktım aşağıdan garip garip sesler geliyor.. ulaa dedim akşam saat 9 bu saatte gibişe mi başladılar? sessizce bir iniyim dedim bir baktım salonun ışığı yanıyor amk, sesler de ordan geliyor. kapıya yaklaştım sessizce dinleyim derken birden babam açtı kapıyı amk terli de değildi. napıyorsun burda lan gavat? diyor. benim de boşluğuma denk geldi gibişiyorsunuz sandım dedim. yumruğu bir geçirdi oç burnum yarım saat kanadı.
1 saat sonra geldi yanıma. tuttu ensemden oğlum bak adam ol artık, sen ne biçim insansın? bir etrafına bak bir gariplik yok mu sende? diyor. dedim baba ne alakası var. bu da hayatın gerçeği değil mi. gavat mısın oğlum sen? diyor. pgibolojik destek almamı istiyorlarmış yine. en son 5 sene önce gidip bırakmıştım. oç pgibiyatr çıplak fotoğrafımı mutfağa astığımı duyunca cinsel sapkınlıkların var demişti. kocan seni iyi gibememiş deyip vurup kapıyı çıkmıştım. gerçi o olaydan sonra da 1 araba dayak yemiştim babamdan ama olsun verdiğim ayara değmişti. bir daha gibseler gitmem. gerçi gibseler giderim..
neyse bu olaylar üzerine 2 gün odadan çıkmadım. eti cin ve topkek tüketerek yaşadım. soran da olmadı oğlum aç mısın susuz musun? diye. annem bir kere geldi oğlum karnının durumu nasıl? diye. cappy içiyorum anne kapat kapıyı dedim. lafı gediğine oturttum oh olsun.. zulam bitince babama durumu bildirmek için aşağı kata indim. dedim baba eti cinlerim bitmiş. alırız amk alırız sesin çıkmasın yeter ki diyor.. çok fena ağlamaklı oldum. üvey evlat muamelesi görmekten bıktım artık dedim. adam ol o zaman diyor oç.. annemin 2004 kemer tatilindeki bikinili fotoğraflarını apartmanın girişine yeniden yapıştırıyım da görsün amcık. gerçi önceki yaptığımda kolumu kırmıştı ama olsun en azından o zaman ilgilenen oluyordu. hemşireler falan bu kez etekli olur belki.
şimdilik o planı sonraya bıraktım. neyse anlatmaya devam ediyim.. şükran teyze geldi kızıyla geçen öğlen oturmasına. sesleri duydum aşağıdan. kızı benim yaşlarımda ben 7 ye giderken 2. sınıftaydı yanlış hatırlamıyorsam. ben de ortalığı kolaçan ediyim biraz da dolaptan mandalina çalıyım diye indim aşağıya. babam ayısı da çarşıda.. neyse doldurdum zulayı geçerken sesimi duymuşlar. annem seslendi girdim odaya. bir merhaba desene şükran teyzengile diyor. şükran teyze nasılsın? dedi. şükran teyze camları silerken dikkat edin eteğiniz sıyrılıyor dedim. kadın nedense çok bozuldu.. kızı da mal mal bakıyor. annem defol diye bağırdı. zaten bu olaydan sonra tamamen karar verdim fotoğraf planını hayata geçirmeye.
o sırada kız kardeşim de okula hazırlanıyor. 5 e gidiyor kardeşim büyüdü artık, gelişiyor uzuvları.. ama nedense göğüsleri hala büyümedi. gittim dedim merve dedim senin göğüslerin çok küçük. abi git benle uğraşma diyor.. bir etek giymiş nerdeyse ayakkabasına kadar. kızım çek biraz şu eteği bu ne hal? başıma bela mı olacan? dedim. abi sen nasıl bir insansın utanıyorum senden diyor. herkes deli diyormuş arkamdan.. bak dedim verdiğim öğütlerin değerini ilerde anlıycaksın. daracık amını elin apaçilerine gibtirtmem senin dedim. anneme bağırdım dedim anne bu kızın eteğinin hali ne? çeksin biraz yukarı sınıfındaki erkekler insan değil mi? dedim. ay bu çocuk öldürecek beni salim bir gelseydi salim diyor. babama güveniyor amk. nedense kadınlar kendilerini bozan erkeklere gereğinden fazla güveniyorlar. ben olsam babamı aldatırdım.
geçtim üst katın dış kapısının önüne beklemeye başladım. merve nin okuldan çıkış saatine daha 3 saat vardı ama bir umut bekleyim dedim yine de. o sırada babam geldi köselesinin sesi 1 km den duyuluyor ayının. ben de dikkat çekmek için öksürme numarası yaptım. böyle zeki taraflarım vardır. akıllı numaralarla insanları ağıma düşürürüm. neyse oğlum dedi orda mısın? evet gelsene dedim. iyi niyetli tavrımdan cesaret almış olacak ki napıyorsun burda üşütme geç içeri dedi. kız kardeşimi bekliyorum baba dedim. aferin oğlum hep düşün kardeşini böyle, saçma sapan konuşma bida tamam mı? dedi, alnımı öptü. çok duygulandım lan. niye itlik yapıyorum pamuk gibi adama? dedim. tamam baba dedim hep koruycam kolluycam onu. aferin oğlum onun geleceği çok önemli bizim için dedi. ben de samimiyetten yüz buldum biraz açıkçası ''evet baba. biliyor musun bence ileride çok sexy bir kız olacak. erkekler peşinden koşar valla hep * '' dedim. dirseğini ağzıma geçirdi dişim kırılıyordu amk. gibtir git gözüm görmesin seni dedi.
not: ben babam olsam şükran teyzeyi taciz ederdim.
bu olay üzerine biraz düşündüm ve patates sevdiğime karar verdim. durum buyken hiçbir şey yapmadan oturmak beni rahatsız ediyordu. bizimkilere görünmeden evden çıktım ve şükran teyzelerin kapısını çaldım. mehmet amca açtı kapıyı.. niyetimi belli etmemek için patatesiniz var mı? dedim. böyle cinliklerim vardır benim. akıllı yanlarımı insanlara hissettirmeden kullanırım. annen mi istiyor evladım? dedi. sanane benim annemden oç dedim hamle yapmasına izin vermeden uzaklaştım. kapıyı kapatıp kitledim. fakat bu olay beni çok sinirlendirmişti. kız kardeşimin profilinden elayı bulup facebooktan onu dürttüm de neyseki biraz sinirim geçti. umarım mehmet amcayla bir daha karşılaşmayız.
not: mehmet amcam annemle niye bu kadar ilgili?
ertesi gün kız kardeşimin sınıf arkadaşı yelizin annesi geldi bize. duydum benim hakkım da konuşuyorlardı. yahu bu kadının benle ne alakası var? diye düşündüm ve alt kata inip yakından dinlemeye karar verdim. mesele şuymuş dinleyince siz de güleceksiniz; neymiş efendim neden yelizin facebook duvarına terbiyesiz videolar atıyomuşum. terbiyesiz video dediği de redtube dan çözünürlüğü iyi bir gay ferresi. doğum günüydü kızın düşündük kötülük mü ettik? neyse ezik annem binbir özür diliyor, dil döküyor falan. bence annem bunları kadının kocasından hoşlandığı için yapıyor. kadının kocası var mı bilmiyorum ama varsa kesin hoşlanıyordur annem. en son kadın hakkımda akli dengesi bozuk mu? falan diyecek oldu daldım içeri. benim evime neden etek giymeden geliyorsunuz? dedim. cevap hakkı tanımadan koşarak çıktım odama ve bir süre ağladım.
not: kadının kocası olsam şükran mehmet amcayı ellerdim.
olayın akşamında merve odama çıktı. kapı kitliydi tabi giremedi içeri.. böyle hınzırlıklarım vardır insanları tuzağıma düşürürüm. abi aç kapıyı diye bağırdı. fakat ona sütyen takmayan hiçbir kadının odama giremeyeceğini uygun bir dille belirttim. abi aç kapıyı diye bağırınca uyuyan babamı uyandıracağından korkup aldım içeri. abi neden arkadaşlarımı faceden ekliyosun? duvarlarına neden kötü şeyler atıyosun? dedi. daha çocuk olduğundan bu tip şeylerin önemini anlamayacağının farkındaydım. konuyu değiştirmek için biraz mitoz bölünmeden ve üslü sayılardan bahsetmeye çalıştım. fakat merve ısrarcı oldu ve aynı soruları birdaha sıraladı. merve bence göründüğünden daha olgun bir çocuk. yine de konuyu değiştirmek için çakmağın kibritten daha sonra bulunduğundan bahsettim. of senle uğraşılmaz gibilerinden bir laf edip uzaklaştı. merve zeki bir kız olsa da unutmamalı ki ben onun abisiyim ve daha çok görmüş geçirmişliğim var. bu tip laf cambazlıklarına gelmem. merve gidince kapıyı yeniden kitleyip babam uyanmadan uyuyo taklidi yapmaya başlamaya karar verdim.
not: merve olgun bir kız olsa da göğüsleri yeterince büyük değil bence.
ertesi sabah zil sesiyle uyandım. saate baktım daha 9 buçuktu. babam çoktan işe gitmiş, annem de daha uyanmamıştır diye düşündüm. merve de öğlenci olduğu için o saatlerde uyuyor çünkü göğüslerinin gelişmesi için uyku çok önemli. kapıyı ben açmaya karar verdim indim aşağıya. karşımda turuncu mont giymiş 2 adam vardı. günaydın dediler cevap vermedim. biz acr güvenlik hizmetlerinden geliyoruz binanızın güvenliği için... bir şeyler dedi tam hatırlamıyorum. bizim siyasetle işimiz olmaz deyip kapattım kapıyı. uykudan 1 kere uyanınca bir daha uyuyamıyorum. en iyisi annemin kalkmasını beklemek ve olayı ona anlatmaktı. başımıza bir şey gelebilirdi.. annem uyanana kadar merve'nin odasına gidip onu uyurken izlemeye karar verdim. fakat kapısı kilitliydi. sonra hatırladım 2 yıl önce odasına girip twilight posterini kilodumun içine sakladığımdan beri o kapıyı açık tutmuyordu. en iyisi apartmanın deposuna inip kirli kilotlar napıyor ona bakmaktı. depoya indim ve onları bir süre izledim. hareketsiz öylece duruyorlardı ve bu biraz can sıkıcıydı. olaya heyecan katmak için deponun anahtarını kapıcı dairesinin paspasından çalıp kendimi depoya kitledim. şimdi işler değişmişti..
not: hala bilmiyorlar o poster nerede..
eti cinli kahvaltımı yaptıktan sonra apartmanın önüne çıkmaya karar verdim. hava güzeldi ve komşu çocukları sokakta top oynuyorlardı. futboldan pek anlamam ama çocuklar mutlu olsun diye arada onlara katılıyorum. anneme çaktırmadan gizlice evden çıktım ve apartmanın çocukları ziya, levent, semih ve ercana katıldım. onlar beni herkesten çok seviyorlar bence.. bir kere bile oyunlarına almadıklarını görmedim. neyse kaleye geçtim ve yediğim bir golden dolayı ziya bana tepki gösterdi. ona büyük ablasının neden türbanlı olduğunu sordum. sanırım sorumu anlamamış olacak dik dik yüzüme baktı. eşeklik bendeydi ki kafama takılan bir soruyu 8 yaşında çocuğa soruyorum. duyarlı davranıp 2. kata firuze teyzelerin dairesine çıktım. kapıyı firuze teyze açtı ve sorumu bir kez de onun için tekrarladım. defol git oğlum sabah sabah arama belanı dedi. neden bu kadar sert çıktığını anlamadım? sanırım firuze teyzenin toplumla iletişime geçme, insanlarla bağ kurma konularında sıkıntıları var. bir kere ne sabahı saat 12 yi geçmişti.
not: bence babam geceleri firuze teyzeyi düşünüyor.
daha sonra akşama kadar odama çekilip inci sözlükte takıldım. akşam babam geldi ve yanıma çıkmaya, halimi hatrımı sormaya bile tenezzül etmedi. buna biraz içerlemiştim açıkçası.. onlar salondayken gizlice merve nin odasına gittim. kapıyı çaldım, aç kapıyı dedim. ne var? dedi annem portakal suyu yolladı dedim ve kapıyı açtırdım. böyle zekiliklerim vardır, insanlara aklımla çalımlar atarım sık sık. merve senle çok ciddi bir şey konuşmam lazım dedim. söyle abi? dedi bıkkın bir ifadeyle. vajinanın hala doğduğun günki kadar el değmemiş olmasından rahatsız değil misin? dedim. vajina ne abi? dedi. bacaklarının arasındaki tatmin bölgesi. orayı parmaklamalı ve artık kendine bir eş bulma vaktinin geldiğini anlamalısın dedim. içeri seslendi, babamı çağırdı. ne zamandır dayak yemiyordum. huurnun evladı anahtarlığıyla vurdu gözüme. siz yobazsınız, kim istemez kardeşinin kestaneyi çizdirmesini? dedim ve koşarak odama çıktım. gururum incinmişti.
not: kestane şekerinin şerbeti meniden yapılıyor olabilir.
yaklaşık 15 dakika sonra babam odama çıkıp kapımı tıklattı. önder açıkbaş nasıl ünlü oldu? diye sordum. cevap veremeyince almadım içeri. sinirlenmiş olacak ki kendi annesine küfretmeye başladı. insan annesine küfredebilecek samimiyeti kendinde bulabilmeli bence. bu davranışı hoşuma gittiğinden aldım içeri. kolumdan tutarak yatağa fırlattı beni. neyse ki kemeri yoktu ve bu bu kez çok da ağır bir dayak yemeyeceğimin garantisiydi. bak eşek oğlum biz seninle ilgili bir karar aldık dedi. hiç tepki vermeden suratına baktım, devam etmesini bekliyordum. perşembe günü için randevu aldık pgibiyatra gönderiyoruz yeniden seni dedi. dayak yemeyeceğime sevinsem de pgibiyatr olayı hoşuma gitmemişti. baba dedim benim pgibiyatrla bir işim yok, bacak bacak üstüne atıp dikkatimi dağıtıyorlar dedim. kes gideceksin avradını gibtirme dedi.. babamın avradıma küfretmesi çok sinirlerimi bozuyor çünkü michelle rodriguez değerli bir kadın. iyi amk dedim gideriz. bu yapıcı yaklaşımım onu şımartmış olacak ki he adam ol gibilerinden atarlı bir laf etti. tam kapıya yönelmiş çıkıyordu ki, baba bir şeyi unutmuyor musun? dedim. neyi? diye sordu. önder açıkbaş soruma hala cevap vermedin dedim. avradıma bir kez daha küfür etti. işte bu biraz fazla olmuştu..
not: gideceğim pgibiyatrla önder açıkbaş'ın bir alakası olabilir. dikkatli olmam gerekiyor.
peynirli eticin kalanını yarın anlatmam gerektiğini söylüyor. elayla saat 4 için sözleşmiştik fakat balkona çıkmadı. nazlı halleri hoşuma gidiyor. yarın anlatmaya devam edicem. iyi ki beni anlayan arkadaşlarım var.
pgibiyatrı ziyaret edeceğim gün sabah erkenden uyandım. bir süre yorganı bacaklarımın arasına alarak ela'yı hayal ettikten sonra aşağı indim. babam kahvaltı yapıyordu yalnız başına. günaydın dedi cevap vermedim. baba kahvaltını neden kendin hazırlıyorsun? dedim. anneni yormak istemiyorum oğlum dedi. gece verdiği yok, sabah kahvaltıya kalkmıyor nasıl kadın bu baba? dedim. baktım ters ters bakıyor lafı değiştirmek için biraz friedrich engels'in ailenin, devletin ve özel mülkiyetin kökeni eserinden bahsettim. oğlum dedi bak sen kendinin farkında değilsin. normal değil bu hallerin seninle ilgili yıllardır çok endişeleniyoruz dedi. bugün ve bundan sonra ferhat beye gitmeyi ihmal etmiyceksin dedi. o kim? dedim pgibiyatrmış amk. oha amcık ağız pgibiyatr erkek mi bir de? diye bağırdım çatalı kafama fırlattı. fakat hızla çekilip çatalın buzdolabına çarpmasını sağladım. böyle zekiliklerim vardır. insanları beklenmeyen reflekslerimle şaşırtırım. ya baba pgibiyatr erkekse gitmem, erkekler benden hoşlanıyor, çok rahatsız oluyorum dedim. avradıma küfretti ve odama gitmemi söyledi. 3. kez avradıma küfretmesi sinirlerimi bozmuş olsa da canımın yanmaması için odama çıkmam gerekiyordu. odama çıkıp bizimkilerin uyanmasını bekledim.
not: merve nin memeleri en çok sabah 5-7 arasında gelişiyor bence. o yüzden uyuması lazım.
odadaki saat 9 buçuğu gösterirken babam evden çıktı. kapı sesinden anladım. böyle zekiliklerim var, insanlar benim farkında olmadığımı sandığı hareketleriyle kendilerini ele verirler bana karşı. merdivenleri parmak ucumda inerek merve nin odasına yöneldim. kapının önünde durdum ve biraz kapıyı seyrettim. her kapının farklı bir karakteri var bence. biliyorum ki merve nin kapısı bana karşı boş değil. bir kere gece su içmeye kalktığımda benle konuşmuştu çünkü. biraz bakıştıktan sonra kapıya vurdum ve uyanmasını söyledim. hiç ses seda gelmiyordu. mastürbasyon yapıyor olabileceğini düşünüp duyarlı bir abi olarak onu rahat bırakmam gerektiğini düşündüm. annemin odasına paldır küldür girip onu dürterek uyandırdım. ne var? dedi. emek ege ve özgür buzbaş'ın sunumuyla ''spor gecesi'' hafta içi her akşam 23:45'te ntvspor'da dedim. uyandı ve yüzünü yıkamaya gitti. ben de o sırada beklerken ne yapacağımı bilemediğimden enrique iglesias'tan hero parçasını mırıldandım. fakat sözlerini ve ezgisini bilmediğimi farkettim.
not: annem tuvalete sadece yüzünü yıkamaya girmiyor bence.
annem tuvaletten çıkınca merve'nin uyanıp uynamadığını sordu. odasında kendini tatmin ediyor dedim. annemin gözleri yuvalarından fırlıycaktı hemen koştu kapıya vurdu kızım dinleme abini diyor. sanki ona mastürbasyon yapmasını ben söyledim. her şeyi benden bilmeye bayılırlar. merve açtı kapıyı ne diyorsun anne sen? falan gibi bir şeyler dedi. nasıl becerdi bilmiyorum ama annemi mastürbasyon yapmadığına inandırmış ve kabak benim başıma patladı. merve çok zeki bir kız bence. ben ergenlik çağlarımda mastürbasyon yaparken hep yakalanırdım. babam bunun sebebinin ''kurtarın beni'' diye çığlık atmam olduğunu söylüyor ama bu konuda merve'nin kapısının parmağı olabilir bence. merve kalktı ve annemle kahvaltıyı hazırladılar. biraz çay yudumlamak biraz da merve'nin göğüslerinin gelişimini gözlemlemek için ben de oturdum masaya. abi ne bakıyorsun? dedi. muz yer misin? dedim. hayır diyor asdhfjıkewfewf anlamadı espriyi. merve yeterince zeki olmayabilir.
not: annem merve ve göğüslerini rahat bırakmalı artık.
submitted by SnooTomatoes3856 to akagas [link] [comments]


2020.11.09 09:47 berboss_ hayatımda okuduğum en mükemmel flood okuyun okutturun. masterpiece...

Sizlerle hayatımda söylediğim en büyük yalanı pylaşmak istiyorum. Anlatacağım hikaye yarım falan değildir. Rahatlıkla okuyabilirsiniz. BÖLÜM 1 2015 yılıydı. Liseyi yeni bitirmiş üniversite sınavına girmiş ama barajı bile geçememiştim. Zaten kimsenin de benden pek bir umudu yoktu. Kimseyi hayal kırıklığına uğratmamıştım. Annem ev hanımı, babam ise işi olmayan arada bir inşaatlarda amelilik yapan birisiydi. Zar zor geçinir kirayı bile zor öderdik. Birde benden 3 yaş küçük kız kardeşim var. Onun dersleri çok iyiydi. Bu yüzden benden umudu kesmişler, annemle babam bütün umutlarını ona yöneltmişlerdi. Bir gün babam sevinçli bir şekilde eve geldi. Yüzü gülüyordu. Eve gelir gelmez bizi salona çagırtmıştı. Babamın yanına gidip "Ne oldu baba?" diye sordum. Babam da heyecanlı heyecanlı anlatmaya başladı. "Bugün fabrikada kolileri kamyona yüklerken, fabrikanın patronuyla biraz konuştuk ona durumumu anlattım. O da bana Çanakkale'de bir fabrikasının daha olduğunu orada da elaman lazım olduğunu söyledi. Köy yeri olduğundan kiraları çok ucuzmuş hem de temiz hava alırız" dedi. Annem babama "Peki aylık maaşın ne kadar orada geçinebilecek miyiz?" diye sordu. Babam "2000 tl para alacağım. Hem bizim oğlan da işe girer biraz faydası dokunur." dedi. Babam kararlıydı kafası yatmıştı bu işe. Annem de kabul etti. Benim de zaten okulum bitmişti, çalışmaktan başka çarem yoktu. Bir kaç güne bütün eşyalarımızı toplayıp Çanakkale'nin köyünde tuttuğumuz eve taşındık. Yeni evimiz bayağı büyüktü. İlk defa kendime ait bir odam olacaktı. Köy de çok güzeldi. Denizi bile vardı. Bir kaç gün içinde eve yerleştikten sonra babamın bahsettiği fabrikaya gittik.
BÖLÜM 2 Bizi müdürün yanına çıkarttılar. Müdürün odasına girdiğimizde karşısında ayakta bekledik. Bu beni bayağı sinirlendirmişti. Benim için sorun değildi ama babamın öyle müdürün karşısında gariban bir şekilde beklemesi benim zoruma gitmişti. Müdür babam ve beni işe almıştı. Tabi ki de babamın fabrikanın sahibi ile geldiği ufak bir ayrıcılık vardı ama çokta umursanacak bir şey değildi bu. Tam kapıyı açmış dışarı çıkacaktım ki, karşıma çok güzel bir kız çıktı. Ne güzel kız diye geçirdim içimden. Kız yüzüme bile bakmadan müdüre "Baba" diye seslendi. Demek bu kız müdürün kızıydı. Hiç olmassa öğrenmiş olmuştum. Ertesi gün babamla birlikte işe başladık. Bu çalıştığımız fabrika balık fabrikasıydı. Kadınlar balıkları kılçıklarından ayırır benle babam da çöplerini atardık. Böyle çalışırken yanımıza bir tane araba durdu. Eski bir dobloydu. İçinden müdür ve kızı indi. Müdürün kızı direk yanımıza gelerek bana "Ne yapıyorsunuz siz?" diye sordu. Bende kıza "Çöpleri atıyoruz" dedim. Benim yaşımda olan bir kızın karşısında böyle bir vaziyette durmak beni utandırmıştı. Ayağımda çizme üştüm başım balık pisliği. Daha sonra kız babasının yanına giderek "Baba ne pis kokuyorlar, midem bulandı" dedi. Bunu iki kulağımda net bir şekilde duymuştu. Nasıl üzüldüm anlatamam normal şartlarda elimde ki bir kova balık pisliğini kafasına dökerdim ama bu iş babam için çok önemliydi. Belki kızın dediğini duymuştu ama duymamazlıktan geliyordu. Aradan aylar geçti ben ve babam hala balık çöplerini atıyorduk. Mola saati geldiğinde babamla birlikte bahçeye oturup dinlemeye başladık. Yanımıza müdür ve karısı gelerek babamla konuşmaya başladı. Müdürün karısı lafı üniversite sınavına getirdi. Bana bakarak "Sen girmiyor musun. Gerçi girsen de kağıt israfı olur" diyerek gülmeye başladı. Ulan ne biçim insanlardı bunlar. Hiç umursamamış gibi yaparak müdürün karısına "İstesem tam puan alırım o sınavdan sadece yapmak istemiyorum" gibi saçma bir cümle söylemiştim. Babam bir şeyler söylemek istiyordu ama diyemiyordu. Babamın bu huyundan nefret ederdim. Babam yeri gelince başlarım lan işine diyebilecek bir adam değildi. Tamam efendim, olur efendim diyenlerdendi. Müdür bana "Bizim kız bu yıl hukuku düşünüyor, en iyi dershaneye gidiyor" dedi. Bizimle uğraşıyordu bunlar yoksa ben mi öyle zannediyordum. Müdüre bakarak "Ben hiç bir dershaneye gitmeden de sizin kızınızı bu sınavda rahatlıkla geçebilirim" dedim. Müdür bu lafıma kızmış olmalı ki sert bir şekilde "Mola bitti" dedi. Babamla birlikte tekrardan balık çöpü atmaya devam ettik.
BÖLÜM 3 O gece yatağımda yatarken bunlar gibi şerefsizlerin genelde dizilerde olduğunu düşünürdüm ama gerçekte de varlarmış. Kendi kendime düşünürken aklıma bir fikir geldi. Üniversite sınavına daha 1 aydan fazla bir süre vardı. Eğer bu zaman içinde bir kitap alır sıkı çalışırsam gerçekten de kızlarını geçebilirdim. Bunları düşünürken uyuya kalmışım. Sabah babam beni işe uyandırdı. İşe gidip tekrardan çöpleri atmaya başladık. Babama "Baba ben üniversite sınavına hazırlanmak istiyorum. 1 ay kaldı derslere çalışıp adam akıllı bir iş sahibi olabilirim" dedim. Babam biraz düşündü "Sen yapamazsın işine bak" dedi. Ben de "Baba işten çıkıcam bugün" dedim. Babam hiç bir şey demedi. Molaya çıktığımız vakit müdürün odasına giderek "Ben istifa ediyorum" dedim. Müdür de "Ne oldu neden istifa ediyorsun?" diye sordu. Bende "Bir nedeni yok sıkıldım" diyerek odadan çıktım. Üzerimi değişip köyde bulunan bir kırtasiyeye girip üniversiteye hazırlık kitabı aldım. Eve gittiğimde kapıyı annem açtı. Bana şaşırarak baktı "Niye erkenden geldin?" diye sordu. Bende anneme "İşi bıraktım" dedim. Anneme bayağı bir laf anlattıktan sonra odama girip kitabı açtım. Yapacaktım, kararlıydım. Kimse bana inanmıyordu herkesi pişman edecektim. Başladım kitabı okumaya. Aradan 5 6 dakika geçmişti ki çok sıkılmıştım, resmen uykum geliyordu. Bu 1 ay ders çalışmak yerine cebimde ki parayı dışarıda gezerek harcadım. Sınav günü geldiğinde Çanakkale merkeze kadar gitmiştim. Sınavda zorlanıyordum hiç bir şey bilmiyordum ki. Ama matematiğe gelince bilerek öğretmenlerden boş kağıt isteyip duruyordum. Matematiği yapıyormuşum gibi gösteriyordum kendimi. Sürekli kağıt isteyince herkes bana bakar olmuştu, kendilerince zeki çocuk diyorlardı herhalde bana. Oysa ki kağıda soruların aynısını yazıyordum sadece. Sınav bitmiş eve giden otobüse binip kafamı koltuğa iyice yaslayıp düşünmeye başladım. "Annemle babam haklılardı ben yapamazdım bunu. Bana göre değildi. Müdürün kızı beni çok rahat geçerdi." Aradan biraz zaman geçtikten sonra sınav sonuçları açıklandı. Sonucuma bakmama gerek yoktu. Ama ne kadar kötü olabilirdi ki? Merakıma yenik düşüp sınav sonucumu açtığımda ilk girdiğim zamankinden daha da düşüktü. Ne salaktım ben. Keşke müdüre ve karısına sizin kızınızı rahatça geçebilirim demeseydim. Böyle mal mal otururken aklıma bir şey geldi. Öğeyi denetle ne güne duruyordu ki. Bunu ne müdür ne de karısı bilirdi. Hemen öğeyi denetle yaparak aldığım puanı düzelttim. Kendimi dereceye soktum neredeyse. Puanlarımı yükselttikten sonra internet cafeciden kağıda yazıcı ile çıkarttım. Kağıdı alır almaz babamın yanına yani fabrikaya gittim. Fabrikaya geldiğimde müdür karısı ve kızı masada oturmuş konuşuyorlardı. Kızları ağlıyordu. Ne güzel zamanlamaydı. Babam ise biraz arkalarında oturmuş çay içiyordu. Babamın yanına giderek biraz da duyulacak bir şekilde "Baba bak puana derece yapmışım" dedim. Babam elimde ki kağıda bakıyordu ama hiç bir şey anlamıyordu. Normal puanımı bile getirsem babam anlamazdı. Bana bakarak "Afferim oğlum" dedi. Daha sonra müdürün karısı bana seslenerek "Getir bakayım" dedi. Göğsümü kabarta kabarta yanlarına gidip elimde ki kağıdı gösterdim. Kadının yüzü düşmüştü. Kızına bakarak "Bu çocuk bile seni geçmiş" dedi. Hemen araya atladım. "Yalnız ben derece yaptım yani bir çok insanı geçtim. Aslında lys' de girerdim ama gerek yok ondan da yüksek puan alırım benim için önemli olan ygs'di. Oda çok kolaydı. Hiç çalışmadan derece yaptım. Bu sınavda zorlanan boşuna deniyordur." dedim. Bunları söyledikten sonra babamın yanına gittim. İçimde ki o boşluk dolmuştu resmen. Bu son bir kaç hafta güzel geçmişti.
BÖLÜM 4 Sıra da tercih vardı. Bunu da bir şekilde atlattım. Ama üniversite zamanı gelince ne yapacaktım ki? Annemlere yalandan "İstanbul'da bir üniversite kazandım" dedim. Yalan yalanı doğuruyordu sürekli. Artık gerçeği de söyleyemezdim. Boku çıkmıştı yani. Bir gün köyde dolaşırken kendi kendime "Ne yapacağım lan ben" diye söyleniyordum. Birden omzuma biri dokunarak "Napıyon lan" dedi. Bu arkadaşım Sedat'tı. Sedat'la muhabbet ederken bana "Antalya'da bir otelde çalışacağını söyledi." Orada yatıp kalkıp, yiyip içecekti. Birden kafama dank etti. Çok iyiydi. Bende Antalya'ya gidip orada çalişabilirdim. Hemde evdekilere üniversite gidiyordum diyebilirdim. Sedat'a bana da iş ayarlaması için ikna etmiştim. Okulların açılmasına az bir süre olmasına rağmen Annemle babama "Ben gidiyorum artık İstanbul'da ki kyk yurduna gitmem gerekiyor" dedim. Annem ağlamaya başladi babam ise neredeyse cebinde ki bütün parayı vermeye razıydı. Babam bana bakarak "Oğlum kusura bakma sana inanmadık, özür dileriz." dedi. Aşırı kötü olmuştum. Ah bir bilselerdi gerçegi ne derlerdi acaba. Bir kaç gün içinde valizimi toplayıp evdekilerle vedalaştıktan donra Sedat'la birlikte Antalya'nın yolunu tuttuk. Otele geldiğimiz de çok iyi insanlar bizi karşıladı. Bize yatacağımız yeri gösterdiler. Yemek ikram ettiler. Ne yapacağımızı söylediler. Bunlar da çalışanlardı, ve gerçekten de güzel insanlardı. Sedat daha önceden bu işi yaptiğı için otelde belboy olarak çalışıyordu. Ben ise otelin restourant bölümünde komi olarak çalışıyordum. Garsonun arkadasında dolanır, müşterilerin boşlarını toplardım. Aradan aylar geçmiş evdekiler beni arıyor "Okul nasıl gidiyor?" diye soruyorlar. Bana güveniyorlardı. Benim onlara yalan söyleyeceğimi tahmin etmiyorlardı. Bir şekilde durumu idare ediyordum. Babam para göndermek istiyor kabul etmiyordum. Yurtta her şey bedava paraya ihtiyacım olmuyor diyordum. Bir gün restourantın mutfağında yemek yerken beni resepsiyondan çagırdılar. Üstümü başımı düzeltip resepsiyona indim. Resepsiyonda ki adam "Sedat'ı bir yere yolladım şu müşteriyi odasına kadar götür" dedi. Bende kabul ettim. İlk defa birisini odasına götürecektim. Resepsiyona "Kimi götüreceğim" diye sorduğum da bana eliyle "Şu bayanı" dedi. Kadının yanına giderek ögrendiğim bir kaç kelime ingilizce ile "Please, follow me" dedim. Ben bir kaç adım atmıştım ki kadın bana bakarak, gözleri ile elinde ki valizi gösterdi. Doğru ya valizleri biz taşıyorduk. Gidip kadının elinde ki valizi aldım. Valiz ya çok ağırdı ya da ben çok güçsüzdüm. Allah'tan tekerlekleri vardı da götürebiliyordum. Asansöre bindiğimiz de kadının yüzüne baktım. Sanki hayattan bezmiş her an intihar edecek bir tipi vardı. Ama gayette güzel bir kadındı. Hatta çok güzel bir kadındı. Kadın yere bakıyor ben de kadına bakıyordum öylece. 11 kat bu şekilde çıktıktan sonra elimde ki kartı okutup odasına girdik. Odaya girer girmez kadın kendini yatağa attı. Ağzım açık bir şekilde kadına baktım. Elimde ki valizi bir köşeye bıraktım. Odadan tam çıkıyordum ki, kadın seslendi. Yatağın üzerine oturmuş bana bakarak ingilizce bir şeyler söylüyordu. Hiç bir şey anlamıyordum. Kadına bir şey söylemek istiyordum ama konuşmama fırsat bile vermiyordu. Tam o konuşurken odaya Sedat geldi. Sedat'ı görür görmez bi rahatlama gelmişti. Sedat'a "Bu kadın bir şeyler diyor anlamadım, sen konuş ben gidiyorum" dedim. Sedat "Tamam kanka" dedi. Odadan çıkana kadar kadın gözlerini benden ayırmadı. Restoranta çıkıp yine boş işleri yapmaya devam ettim.
BÖLÜM 5 Ertesi gün sabah kahvaltısında çalışırken o kadın geldi. Kahvatısını alıp bir masaya oturup yemeğini yemeye başladı. Yemeğini bitirdikten sonra boş tabaklarını almaya gittim. Tabağı alırken kadın kafasını kaldırıp bana öfkeli bir şekilde baktı. Yanlış bir şey mi yapıyordum, niye böyle bakıyor lan bu kadın? Tuttuğum tabağı bırakıp hemen şefin yanına gittim. Şefin yanına giderken arkama baktığımda kadın kafasını çevirmiş hala bakmaya devam ediyordu. Şefin yanında dururken restorant müdürü beni yanına çağırdı. Müdür bana " Sen bundan sonra gececi olarak çalışacaksın" dedi. Gececi çalışan çocuk vardı. Müdüre "Gececi ne olacak o da gündüze mi geçecek?" diye sordum. Müdür "Onun annesi hastalanmış memleketine gitti. O gelene kadar sen bakacaksın" dedi. Bende kabul ettim. Zaten kabul etmekten başka çarem yok. Mecbur yapacaktım. Hem o kadınıda artık görmek zorunda kalmayacaktım. Gececi olmak güzeldi. Saat 11 olduğunda iş başı yaptım. Sabah 7 ye kadar restorantta boş boş oturacaktım. Çok nadir müşteri gelirdi o da sadece bir kaç yudum içki içindi. Saatler geçmiyordu. Oturmuş barda telefonla oynarken uyumamak için kendimi zor tutuyordum. Saat gece 2 idi. Asansörden bir ses geldi. Kafamı uzatıp baktığımda gelenin bir müşteri olduğunu anladım. Ama asansörün önü karanlık olduğu için müşterinin yüzünü tam göremedim. Yavaş yavaş geldikçe başımdan aşagı kaynar sular döküldü. Gelen kişi odasını gösterdiğim kadındı. Ne işi vardı bu saatte burada? Bara gelip sandalyeye oturdu. Bana bakarak "Beer" demişti. Allah'tan bira istediğini anlamıştım. Kadına birayı verdikten bir kaç dakika sonra telefonum çalmaya başladı. Arayan kişi annemdi. Gecenin 2 sinde niye arıyordu ki? Kadın bana "Open" dedi. Telefonu açmamı istiyordu. Bende telefonu açtım bu saatte arıyorsa belki önemli bir şey olabilirdi. Telefonu açıp kulağıma getirdim "Efendim anne" dedim. Annem "Whatsapp'ta açıktın bende arayayım dedim. Nasıl gidiyor okulun?" diye sordu. Bende yalanlarıma devam ettim. Telefonla konuşurken kadın da bana bakıyordu. Konuşmayı kısa kesip telefonu kapatıp cebime koydum. Kadın elinde ki birayi bırakarak bana "Neden yalan söylüyorsun annene?" diye sordu. Şok olmuştum. Kadın türkçe konuşuyordu. Çok iyi değildi ama konuşuyordu. Kadına şaşkınlıkla bakarak "Türkçe biliyor musunuz, konuştuklarımı anladınız mı?" dedim. Kadın "Evet biliyorum" dedi. Kadına her şeyi anlattım. Bu şekilde yaptığımı ve bu durumun beni buraya getirdiğinden bahsettim. Kadınla resmen sabaha kadar konuştuk. Belki de benim mesaim bitmese konuşmaya devam ederdik. Daha sonra ertesi gün oldu ve kadın yine aynı saatte gelip tekrardan sabaha kadar konuştuk. Bana 28 yaşında olduğunu isminin Isabella ve Amerika'da yaşadığını söyledi. Isabella benden tam 9 yaş büyüktü. Ben 19 yaşındaydım o zamanlar. Gececi çocuk gelmemişti, bende tam 2 ay boyunca gececi olarak çalıştım. Bu 2 ay boyunca Isabella her gece geldi ve sabahlara kadar hep konuştuk. Benim sayemde Türkçesi bile gelişmişti. Normalde bir hafta kalması gerekiyordu ama 2.5 aydır bizim otelde kalıyordu. Sonunda gececi çocuk gelmişti. Müdür beni bu sefer sabah yerine akşama yazmıştı. Artık akşamcı olarak çalışacaktım. İsabella'ya son gececi olarak çalıştıgımda "Gececi çocuk geliyor artık onunla konuşursun" dedim. Bunu diyince sanki biraz üzülmüştü yada ben öyle zannetmiştim.
BÖLÜM 6 2 gün sonra akşamcı olarak çalışırken asansörden Isabella indi. Üzerine o kadar güzel elbise giyinmişti ki gözlerimi alamadım. Kalbim güm güm atmaya, nefesim hızlanmaya ve elim ayağım durduk yere titremeye başlamıştı. Garsonlardan birisi Isabella'dan sipariş almak için yanına gitmişti. Ben de o ara elimde ki boşları mutfağa götürüyordum. Aradan bir kaç dakika geçmişti ki garson yanıma gelerek "Olum masa 4 te ki kadın benim siparişimi o alsın" diyor. Nasıl alacaksın ingilizcen bile yok" dedi. Galiba türkçe konuşabildiğini benden başka bilen yoktu. Garsona "Ben alırım" dedim ve Isabella'nın yanına gittim. Allah'ım ne kadar güzeldi. Ama ben hiç umursamıyormuş gibi yaparak "Akşamları geldiğini bilmiyordum" dedim. Bana "Aslında bugün değişiklik olsun istedim" dedi. Isabella'nın siparişlerini aldıktan sonra servisini de ben yapmıştım. Restourant yemek servisi bitip gececi çocuk gelene kadar oturdu. Masadan kalkıp giderken elinde bir poşet gördüm taşımakta zorlanıyor gibiydi. Şefimize seslenerek ingilizce bir şeyler söyledi. Ardından şef bana seslenerek "Hanımefendinin elinde ki poşeti odasına kadar götür" dedi. Ulan nereden çıktı şimdi poşet, hiç uğraşmak istemiyordum. Gidip Isabella'nın elindeki poşeti alıp odasına kadar götürdüm. Odaya girdiğimiz de poşeti yere bırakıp "İyi geceler" dedim. Arkamı dönüp çıkıyordum ki beni kolumdan tutup yatağa itti. Yatakta öylece kalmıştım. Gidip kapıyı kapatıp arkadasını da kilitledi. Yanıma gelerek "Bunu daha önce yaptın mı?" diye sordu. Anlamıştım ama anlamamazlıktan gelerek "Neyi" dedim. "Sex"dedi. Kocaman gözleriyle gözlerime bakıyordu. Kekeleyerek "Benim gitmem gerek" dedim. Başladı dudaklarımdan öpmeye. Kalbim nasıl atıyordu anlatamam, ve o gece bakirliğimi kaybedip milli olmuştum. Üstelik bizim fabrikada ki müdürün kızından kat ve kat güzel bir kadınla birlikte. Ertesi gün aynı yatakta uyandık. Galiba Isabella'ya aşık olmuştum, kendimden 9 yaş büyük bir kadına. Bir kaç gün sonra beni annem aradı. Bana bağırarak ve ağlamaklı bir sesle "Bize nasıl yalan söylersin. Biz seni okul okuyor sanıyorduk niye bizi kandırdın. Baban birdaha buraya gelmesin benim öyle oğlum yok diyor" dedi ve telefonu yüzüme kapattı. Ögrendim ki Sedat'la birlikte otelde üzerimde garson kıyafeti varken fotoğraf çekinmiştik bu da instagrama atıyor ve kardeşim görüyor oradan da annem ve babam daha sonra Sedat'a ulaşıyorlar oda her şeyi söylüyor. Bir kaç defa annemle babama ulaşmaya çalıştım ama açmadılar bile telefonu. Daha fazla burada çalısamazdım belki babam buraya gelebilirdi o yüzden çıkmam lazımdı, birikmiş biraz param vardı bana bir süre yeterdi. Müdüre durumu anlatıp çıkmam gerektiğini söyledim. Zaten kış geliyordu işler düşecekti. Sen bilirsin dediler. Valizimi hazırlayıp otelin önüne geldim. Aslında Isabella'ya veda etmek istiyordum, ama yukarı çıkıp yanına gidemezdim. Bir kaç kere aramama rağmen telefonu da açmadı. Valizimle birlikte otelin karşısında oturuken kapıdan Isabella çıktı. Biraz sağa sola bakındıktan sonra beni gördü. Resmen koşarak yanıma geldi ve bana sarıldı. Ağlamaya başladı. Kafasını geri çekip gözlerime bakarak "Neden işi bıraktın, nereye gidiyorsun?" diye sordu. Bende ağlayarak "Bilmiyorum" dedim. Birlikte bir kafeye oturup ona durumu anlattım. Bunun üzerine Isabella "Benimle gel Amerika'ya" dedi. Aslında Amerika'ya gitmek istiyordum bunu hayal etmiştim, araştırmıştım ama bu şekilde gideceğimi hiç düşünmemiştim. Kabul ettim. Isabella'ya aşıktım. Olay nereden nereye gelmişti. Sırf bir ygs puanı olayı nerelere getirmişti. Bana vize aldıktan sonra ilk defa başka bir ülkeye gitmiştim. New york'a ayak bastım. Isabella beni evine getirdiğinde ağzım açık kaldı. Villa gibi bir evi kapısının önünde son model arabalar. Bu arabaların daha kötüsü bile bizim mahalleden geçtiğinde şaşkınlıkla bakardık, şimdi bunlar benim karşımda duruyorlardı.
BÖLÜM 7 SON Aslında buraya gelmemin nedenlerinden biriside Annemle babamın beni merak etmesini istememdi. Özlesinler istedim. Isabella ile evlendikten sonra bana Amerika vatandaşlığı verildi. 3 yıl boyunca burada kaldım. Birde erkek çocuğumuz oldu. Kendimden tam 9 yaş büyük bir kadından, ama bir şey ögrendim. Aşkın yaşı yoktur. Bu zaman boyunca ne annemi ne de babamı bir kere bile aramadım. Bunca zamandan sonra ben karım ve çocuğum birlikte tekrardan ülkeme memleketime döndüm. Sırf annem babam ve kardeşim için. İstanbul'da Isabella'nın üzerine araba kiraladık. En güzel araba olsun istedim. Ehliyetim olmadığı için Çanakkale'nin köy girişine kadar Isabella sürdü. Köye ise ben girdim arabayla. İlk işim fabrikaya gitmek oldu. Hala yerinde duruyordu. Arabayla fabrikanın önüne geldiğimde gözlerim doldu. Hala orada birisi çöpleri atıyordu, bunca zaman babam aynı işi yapıyordu. Arabadan inip babama doğru yaklaştım. Beni fark edememişti. Babama "Kolay gelsin" dedim. Babam arkasını dönüp "Eyvallah çok" dedi ve sustu. Beni tanıdı, onunda gözleri doldu. Koşarak babama sarıldım. O balığın kokusu öyle anı doldurdu ki içimi. Babam başladı sormaya "Sen neden bizi hiç arayıp sormadın polise gittik. Senin Amerika'ya gittiğini söylediler. Ama başka bir şey yapmadılar" dedi. Arabaya doğru el işareti yaparak Isabella'yı çağırdım. Isabella yanımıza kucağında oğlum ile geldi. Oğlumu kucağıma alarak babama "Baba bak torunun" dedim. Babam şaşırarak baktı. 22 yaşında oğlunun evli olması hatta çocuk sahibi olması her insanın başına gelen bir şey değildi sonuçta. Daha sonra müdür ve kızı çıktı piyasaya. Bana "Oooo sen neredesin yahu?" diye konuştu. Kızı arkada ki arabayı üzerimde ki elbiseleri görünce kıskançlığı yüzünden okundu. Aslında bunun olmasını da çok istiyordum. Müdüre bakarak "Babam da istifa ediyor" dedim. Babama "Hadi baba eve gidelim artık çalışmana gerek yok" dedim. Bir şekilde babamı ikna edip eve götürdüm. Evde annem ve kız kardeşim ile özlem giderdim. Herkesin aklında bir soru vardı. Bunca zaman neredeydin ve bu kadın ve çocukta kimdi. Her şeyi tek tek anlattım ama Isabella' nın yaşını 24 diye bahsettim. Hala yalan söyledim. Isabella aslında 31 yaşındaydı ama yaşını hiç göstermiyordu. Bir kaç ay ailemin yanında kaldıktan sonra tekrardan evimize döndük. 6 7 ay sonra tekrardan gitmek istemiştim ama coranavirüs çıktığı için gidemedim. Ama iki gün önce tekrardan annem ve babamın yanındayım. Babama köyde ufak bir dönerci dükkanı açtık ve kendini geçindiriyor. Böylesi onun için daha iyi. Ben Isabella ile tanıştiğımda bana parasından hiç bahsetmedi bu kadar zengin olduğunu bilmiyordum. Ama Isabella bana hiç bir zaman nasıl bu kadar parası olduğundan bahsetmedi. Çok saçma belki ama gerçek bunlar. Bir otelde, birisine aşık olmak çok saçma. Yalanımın sonu buraya geldi. Normalde detaylara girseydim çok uzun olurdu. Malum telefondan yazıyorum. Her neyse siz siz olun yalan söylemeyin.
submitted by berboss_ to kopyamakarna [link] [comments]


2020.10.14 07:35 NewsJungle Türkiye, AB üyeliği için her türlü kriteri yerine getirmeye hazır

Türkiye dışişleri bakanı Salı günü yaptığı açıklamada, blok dürüstlükle müzakere etmek istiyorsa, Türkiye'nin AB üyeliğine ilişkin her türlü kriteri yerine getirmeye hazır olduğunu söyledi.

İsveçli mevkidaşı Ann Linde ile düzenlediği ortak basın toplantısında konuşan Mevlüt Çavuşoğlu, Türkiye'nin üyelik yönündeki kararlılığını yineledi. Ancak yetkili, AB'nin genişleme de dahil olmak üzere pek çok konuda ciddi kararlar alması gerektiğini söyledi.

İki dışişleri bakanı, Yukarı Karabağ ve Suriye gibi bölgesel meselelerin yanı sıra ikili ilişkileri de değerlendirdi.

- "Terör grupları arasında fark yok"

PKK ve FETÖ terör gruplarının İsveç'teki faaliyetlerine atıfta bulunan Çavuşoğlu, "Terörle mücadelede İsveç'ten daha somut destek ve işbirliği bekliyoruz," dedi.

"İsveç'e çok sayıda FETÖ üyesi iltica başvurusunda bulundu ve maalesef kabul edildi" diyen Erdoğan, QSD, PYD ve PKK terör grupları arasında bir fark olmadığını da sözlerine ekledi.

FETÖ ve ABD merkezli lideri Fetullah Gülen, 15 Temmuz 2016'da 251 kişinin şehit olduğu ve yaklaşık 2.200 kişinin yaralandığı yenilgiye uğramış bir darbe düzenledi.

Türkiye ayrıca FETÖ'yü, başta ordu, polis ve yargı olmak üzere Türk kurumlarına sızarak devleti devirme amaçlı uzun süredir devam eden bir kampanyanın arkasında olmakla suçluyor.

Türkiye, ABD ve AB tarafından terör örgütü listesinde yer alan PKK, Türkiye'ye karşı 30 yılı aşkın süredir yürüttüğü terör kampanyasında, aralarında kadın, çocuk ve bebeklerin de bulunduğu 40 bin kişinin ölümünden sorumlu oldu. YPG, PKK'nın Suriye yan kolu.

- Yukarı Karabağ sorunu

Azerbaycan ile Ermenistan arasında yaşanan son çatışmalardan bahseden Çavuşoğlu, dünyanın Ermenistan'ı işgal altındaki topraklardan çekilmeye çağırması gerektiğini söyledi.

"Ateşkes çağrısına ek olarak, Ermenistan'a 'Azerbaycan topraklarından çekilme' çağrısı yapılacaksa, uluslararası toplumun bu sorunu çözme arzusunu gerçekten görebiliriz” dedi.

Barışçıl çözüme ulaşmadaki başarısızlığın Ermenistan'ı Azerbaycan'da sivillere yeni saldırılar düzenlemeye teşvik ettiğini de sözlerine ekledi.

Çatışmaya kalıcı bir çözümün ancak Ermenistan'ın işgal altındaki Azerbaycan topraklarından çekilmesiyle mümkün olacağını yineledi.

Çavuşoğlu, "Azerbaycan'ı hem sahada hem de müzakere masasında her koşulda desteklediğimizi söyledik ve şimdi tekrar dedik" dedi.

27 Eylül'de Ermeni güçlerinin bölgedeki sivil Azerbaycan yerleşimlerini ve askeri mevzileri hedef alarak can kayıplarına yol açmasıyla yeni çatışmalar başladı.

Azerbaycan'ın uluslararası alanda tanınan bölgesi Dağlık Karabağ olarak da bilinen Yukarı Karabağ'da tutukluların değişimi ve her iki tarafın askerlerinin cesetlerinin alınması için Cumartesi günü insani ateşkes ilan edilmişti.

Ateşkes, Rusya, Azerbaycan ve Ermenistan dışişleri bakanları arasında Cuma günü Moskova'da yapılan üçlü görüşme sonrasında geldi.

Ancak Ermeni güçleri, Azerbaycan'ın en büyük ikinci şehri olan Gence'ye - bölge cephenin dışında olmasına rağmen - en az 10 kişi öldü ve aralarında kadın ve çocukların da bulunduğu 35 kişi yaralandı.

- 'AB, Türkiye ile iyi ilişkiler istiyor'

Türkiye-AB ilişkileri hakkında konuşan Linde, AB'nin Türkiye ile iyi ilişkiler kurmaya çalıştığını söyledi. "Türkiye ile ticaret hepimiz için önemli bir konudur."

Türkiye'nin Suriyeli mültecilere yönelik çabalarını ve AB üyeliğine yönelik çabalarını takdir ettiklerini sözlerine ekledi.

İsveç ve Türkiye'nin üzerinde anlaşamadığı pek çok konu olduğunu kaydeden Bakan, DAEŞ'e karşı koalisyon kapsamında herkesin farklı konularda farklı aktörlerle diyalog halinde olması gerektiğini söyledi.

Türkiye'nin Suriye'de YPG / PKK tarafından kullanılan başka bir isim olduğunu söylediği SDG hakkında, bunun PKK'dan farklı bir grup olduğunu ve uluslararası toplum tarafından terör örgütü listesine alınmadığını iddia etti.

Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki ihtilafla ilgili bir soruya yanıt olarak, müzakere yapmaktan başka bir çözüm olamayacağını söyledi.

Yukarı Karabağ sorununun çözümü için AGİT Minsk Grubu'nun önemine işaret etti ve tarafların müzakere masasına oturmaları gerektiğini söyledi.

- Çifte standart

Linde’nin “Türkiye’yi Suriye’den çekilmeye çağırılmasıyla ilgili” sözlerini eleştiren Çavuşoğlu, bunun diplomaside doğru bir yaklaşım olmadığını söyledi.

“Türkiye'den hangi yetkiyle Suriye'den çekilmesini istediniz veya Türkiye'yi bu konuda uyardınız” diye sordu.

Çavuşoğlu, AB’nin Yunanistan’ın göçmenlere kötü muamelesi konusundaki sessizliğine değinerek, AB’nin Yunanistan’ın davranışları konusunda sessiz kalması nedeniyle çifte standart örneği olduğunu söyledi.

Linde'nin “azınlıkların durumu” yorumlarına da değinen Çavuşoğlu, aralarında PKK ve şubeleri tarafından istismara uğrayan Hristiyanlar ve Kürt gruplar da dahil olmak üzere diğer azınlıkların seslerinin dinlenmesi çağrısında bulundu.

Çavuşoğlu, "Neden diğer Kürtleri görmezden gelirken PKK'yı 'Kürt' olarak görüyorsunuz.
submitted by NewsJungle to TurkishNews [link] [comments]


2020.10.05 18:06 ArsenicW Kırmızı Oda

Bir başka yarındı bugüne uyandığı. Çalar saatin o’nda takılı kalması, durdurmuştu on’da zamanı. Susturmuştu odanın duvarlarında yaşamakta olan haykırışları, her biri başka bir insanın yankısı, başka bir geleceğin sanrısıydı. Hazırlamalıydı kendini, ‘’Bugün büyük gün!’’ diyerek kaldırmalıydı bedenini ve çeki düzen verilmiş olmalıydı hisleri. Histeri bir şekilde de olsa terketmeliydi kimliği, bu kez başka biriymiş gibi davranmalı, uzaklaşmalıydı. Gandhi’nin öldüğü sene, Polaroid çıkartırken ilk şip şak makinesini, bunun bir mucize olduğunu tekrardan yinelemeliydi dudakları; tarihte ilk kez bir kamera, fotoğrafları anında basabiliyor, yakalıyordu zamanın ritmini, unutmana izin vermiyordu ne de olsa her şeyi. Sağ omzunu dolabın yanındaki odaya çevirdiğinde çehresi; koyu perdelerin içerisinden sızmayan parıltı, gölgelendiriyordu her bir kareyi, odanın kapısı altından vuruyordu loş ışığın rengi:
Kırmızıydı, kızıla çalan, çatlamış bir dalga boyu; akıyordu anılarından, pıhtılaşıyordu odada ve yıkanıyordu günahlarla. Küçük yaşta başlamıştı kana olan susamışlığın ızrarı aslında. Cumhuriyet Köprüsü’nün epey uzağında, Tavşantepe’de atılan adımlar yoruyordu yokuş yukarı. Küçük adımları vardı kadının; sırtını örten saçlarından salınan güneşin parlaklığı ve hayaller kurduracak kadar gerçek bir gülümsemenin hatları. Göz kapaklarında saklanan ışığın sokakları aydınlatması ve dağıtıyor olmasıydı karanlığı. Cennet ve cehennemi aynı anda yaşatan varlığı ve inançsız bir kimse için Tanrı’nın ispatı gibiydi getirdiği baharı. Yalnız hep kıştı onun için hayatı ve kıyısında yer alıyordu bir dehlizin, uzuyordu gözlerinde.
Aralandığında kapakları o günde, ‘’Değiştim,’’ diyerek uzanıyordu öğütülmüş kahve çekirdeklerine. O esnada duvardaki rafların en ulaşılmaz köşesinde, George Dickel bakıyordu şişeden, kömür filtrelerinden dökülüyordu Tennessee nehrine. Bir kez göz göze gelmelerinin ardından, çevirdi başını pencereye ve eline aldığı fincanı götürdü dudaklarına yeniden. Sıhhiye metrosu geçiyordu; raylardaki titreşim sarsıyordu daireyi, dün uyandığında Maltepe peronları çarpıyorken gözüne, kapalı bir hava, bulutlu bir gök yüz sıkmıştı elini tanışmak istercesine, dercesine idi bu yüzden tüm gelgitler. Yirmi dokuzunca ayetinde o surenin, birlikteydi kadının adı ve o eşsiz gürültüsüyle gökler. Galena kutusunda yer alan neşter ve yanı sıra bisturi uçları zeminde. ‘’Ardımda bırakmamalıyım,’’ dedi öncesinde, bir gece ötesinde gördüğü rüyayı aklına getirdiğinde, o kapının açılmaması gerektiğini biliyordu içten. Nevroz sarıyorken kaygıları, sahnelendi zihninde en köhne köşeye bırakılmış rüyanın kalıntıları. Bir hıçkırık sesine uyanıyordu üçü geçtiğinde yelkovan ve akrep yeni tamamlıyordu zodyağı. Vega boğulurken eflatuna, kaldırıyordu bedenini yatağı, yaklaşıyordu yüzü tavana, çevrilmiyordu sağa ya da sola. Kırmızı odanın eşiğinden, çürümüş et kokusuyla beraber akıyordu kanlar. Hıçkırık sesi bir uğultu halini almıştı o an; bir kaç yıl önce kaybettiği teyzesi, babası ve halası gelmişti aklına. Sadece biri olsa da gözyaşlarında, başka bir boyuttan yardım alabileceğini düşünmüş olabilirdi bakıldığında. Kıpırdayamıyordu, bir halatla bağlanmış gibiydi limana, havada asılı duran bedeni hareket edemiyordu. Bir güç çevirerek yüzünü, bir yanardağdan yayılan lavlar gibi ilerleyen kanın koyuluğuna bakmasını istiyordu. O esnada boynundaki kıkırdak dokunun sesini dahi hissetmişti, bir reçel kavanozunun döndürülerek açılıyor olmasındaki tınıya benzerdi. Bir kaç amperdi, vücudundaki akımın şiddeti, içindeki korku ile büyüyor, büyüdükçe de küçülüyordu gözleri, bakmak istemiyordu daha fazla. Aynı güç buna da engel olmalıydı ki, pıhtılaşmış kan yükselerek bir yüz halini alıyor ve gözlerini ayıramıyordu ondan. Tanıdıktı adam; belirmekte olan sima yabancı değildi asla. ‘’Seni tanıyorum,’’ demeye kalkıştığında, henüz çözünmemişti dudakları ve gürültü eşliğinde yerçekimi çalışmaya başlamış, düşmüş, kapaklanmıştı yüzü koyun halıya, kan banyosundan farksızdı dört duvar. Ayağa kalkmak istemişti, zemin o kadar kaygan olmalıydı ki, yalnız birkaç başarısız girişimdi denediği. Esnemekteydi kemikleri, bir epilepsi hastası gibi gerilmekte olan vücudu, sersemletmişti hisleri. Difteri olmuşçasına güçlük çekiyordu yutkunmakta ve lenf bezleri şişkin, konuşamıyordu asla. Çıkmalıydı kabustan; bu eski yapıdaki apartman dairesinden çıkmanın tek yolu koridora açılan kapı olmasına rağmen, kırmızı oda aralanıyordu o esnada, artıyordu çığlıklar zihninin kalabalık ortamlarında. Bir bütün halini alan kan parçacıkları, gördüğü sima dışında bir bedene bürünüyordu o an. Uyanmalıydı; vitrinin üzerindeki ayna yere düştüğünde irkildi önce, kesik bir parçayı eline aldığında ise aklını kaybedecek gibi hissetti kendisini göremeyince. Ardında yükselen bir beden ve aynada gördüğü bir başkası, ona ait olan hiçbir şey yoktu o rüyada, başka bir aklın çıkmazı olmalıydı bu yansıma.
Çıkardı, attı o geceyi kafasından; bisturi parçalarını toparladı önce, özenle yerleştirdi kutusuna. Düzenledi nevresim takımını ardında ve kırmızı odanın asma kilitini kontrol etti tekrardan. Amerikan mutfağın üzerinde yer alan fincan ve kupaları yerleştirdi yerine ve koridora açılan kapıya dokunduğunda, son kez baktı geriye. Her şey tamamdı, çıkardı bedenini daireden ve uzandı güneşin yakıcı nefesine.
Ardında anahtarlar temas etti kapının kilidine, aralandı geceye, içeri uzandı adamın bedeni ve sert bir biçimde kapattı kapıyı. George Dickel’ı aradı gözleri, bulduğunda bir kadeh, kullanmayı bile düşünmedi. Acılığı hissetti içinde, yanmayı; yakılmayı düşledi ertesinde, toprağın üzerine örtülmesinden, yavaşça çürüyecek olmasındansa, alevin maviliğinde parlamalı, erimeliydi. Tükeniş bir okyanusun derinliğinde olsa da, boğulmaktansa ateşlerin içerisinde olmayı yeğledi. Gözleri aradı neşteri, bulamıyorsa da nereye koyduğunu, aramak için onu üşendi. Bakındı etraflıca, ‘’Ay bu gece daha parlak,’’ diyerek kapattı perdeyi, pencerenin eşiğinden ise rüzgar fısıldıyordu adeta ve rahatsız ediyordu düşünceleri. Düşleri bir yandan, düşledi kadını o anda. Asma kilide takıldı gözleri, ‘’Garip şeyler oluyor,’’ diyerek kaldırdı bedenini, birkaç uğraş ile açmayı denedi. Luka yedide bahsedilirdi ve dirilmişti biri, Ra’d suresinde de anlatıyordu diyerek, kadının anahtarı nereye koyabileceğini düşündü sesli, bir sinir harbinin ötesinde, kadının bu denli grift olmasınaydı sözleri. Özveri, özünde sahip olduğu bir nitelik değildi, kaçışların ve tembelliğin izlerini taşırdı adamın zihni. Gizli de değildi; kırmızı odanın içerisinde yer alan ilahi gücü hissetmişti. Bir yaşamı ellerinde tutuyor olmak, önce Tanrı’yı yaratmak ve ardında yok etmek hepsini. Göz kapağının üzerinden beyne ulaşarak, söküp çıkarmak ilahi kudreti, fikirleri ve kimliği. Limbik lobun içerisinde yer alan tüm o zayıflığı köreltmek ertesi. Bu yüzden açılmalıydı o kapı ve bu sebeple bulmalıydı anahtarı. İlk doğduğu gece canlanırken zihninde, asla vazgeçmemeli, bırakmamalıydı doğuşları.
Şahit olmuştu; bir Ekim gecesinde ıssızdı sokağı, yanmıyordu lambaları ve ıslaktı kaldırımları. Siyah puantiyeli eteğin üzerinden, tunik bir gömlek salınıyordu adamın. Kaçınıyordu sorulardan; yanında otuzlarında bir genç, gecelerin ne denli korkutucu olduğundan bahsediyordu ona. O sıra, evin hemen sokağın sonunda olduğunu belirtmiş ve bir kahve eşlik edebilir demişti akşama. Üç ya da dört damlaydı fincanda; en geç beş dakika içerisinde gencin gözleri derin bir uykyuya dalacak ve açılmayacaktı bir daha.
Kırmızı oda; birkaç metrekare içerisine sığdırılmış dünyalar, fotoğralar ve anılar. Fırınlanmış gürgen ağacı ve pas tutmayan krom, çelik ayakları. Tahtanın üzerine yatırılmış bir beden ve öncesinde dizlerinden kopartılmış uzuvları. Solunda odanın duvarında, lekeleri kanların, sağında yaşamın kıyısında, şapeli Dali’nin ve ayini sonbaharın. Son akşam yemeği Salvador’da ve Washington sanat galerisinde sergilenen bir tablodandı aktarım. Sapma noktasının çok uzağında bisturi parçaları ve lobotomi için gerekli bir çekiç ve buz kıracağı. Hazırdı, adam gecenin o dehşet verici saatlerine ulaşmadan, ‘’Fulton haklı, saflaştırmalıyım insanı,’’ diyerek gencin şakağından, uzandı odalarına aklının. Bir hastalıktı her birinde, yayılıyordu; zihnin en köhne yerlerine gizlenerek, kirletiyordu fikirleri, bir Pazar ayininde görülüyordu. Nefret örtüyordu üzerini; bir kadını seviyorsa da kadın, hastalıktı yalnız, bir rahibi öldürüyorsa da adam, çıkarıp, kopartılmalıydı bu lanet ansız. Dahası vardı; bir korkuysa şeytani her bedenden, bir sevgiyse haddinden fazla gösterilen, yok edilmeli, alınmalıydı zihnimizden. Freeman gibi, önce göz yuvasından girmeliydi buz kıracağı içeriği, ardında beynin ön lobundaki korteksin kesilmesi gerekirdi. Arınmaktı geçmişten ve kurtulmaktı bir hastalık olarak adlandırılan her etkiden. O esnada tepkiden müzdaripti genç beden, lokal anestezi dahi uygulanmamış, antipsikotik bir ilaçtan dahi alınmamıştı yardım. İlk gecesiydi adamın, dikkatsiz ve dağınıktı sanrısı. Tanı koymuş olsa da insanlığa, tartamamıştı ne noktaya kadar gideceğini ve nerede durması gerektiğini bilmiyor gibi davranmıştı ertesi, bu yüzden küçük kırmızı odanın, Keller projesini yaşatmak için, ufak, sanayi tipi bir fırını vardı. Odanın kapısı aralandığında, tam olarak karşında yer almakta, kapağını açabilmek için ise, biraz eğilmeliydi bir yanı. Heimolen kadar olmasa da ocağı, Gent’in çok uzaklarında yaşamı sonlandıran bir başka mimariydi yapısı. Parçalamalıydı; başarsızlığın ardında önce ayaklar, ardında kollar yakılmalı, yanmakta olan uzuvların turuncuya dönerek harlamasını izlemeliydi bakışları. İlk kez uyanmıyordu biri ve arınması için tamamen kül olmalı diye düşünürdü adamın zihni. Belki küllerinden doğacak bir Anka, ya da Aralık’ta tekrar dirilecek olan bir Mesih düşüncesiydi hata. Hala günahlarından kopartmak için uğraşıyor olsa da her birini, ellerindeki kanın kokusu çıkmıyordu asla ve unutamıyordu o geceyi. Başarısız bir lobotomi ardında, anatomiyi de incelemek istemiş ve yanlışlıkla kan banyosuna çevirmişti evi. Farklı bir hazzın üzerinde oluşturduğu hissi, erişilmesi güç bir zevkin doruklarını yaşar gibi dillendirmiş ve kalbin tadının nasıl olduğunu dahi merak etmişti. Dahmer tadın fleminyonu andırdığını söylemiş olsa da, Sagawa tatsız ve tuzsuz olduğundan yakınmıştı zamanında, Nelson gibi barbekü sosuna ihtiyacı olabileceğini dahi düşünmüştü adam. Kırmızı odada tanrıyı oynuyor olsa da, şeytanı hiç getirmemişti aklına; hiçliği bu denli enjekte etmeye çalışırken kurbanlarına, bir amacı vardı, bir doğum için birilerinin son verilmeliydi yaşamına. Bulmalıydı anahtarı, yoksa yozlanmış bir topluma gösteremeyecekti ışığı, kırmızıydı.
Kızıla çalan, tarif edilemeyen bir rengin yoğunluğuydu aksanı; dönüyordu çarkları, yeni bir ruhun daha kurtarılması gerekiyordu odada, kadının saklamış olduğu anahtardı cenneti dünyaya getirecek olan. Adamın ak düşmüş sakallarından dökülüyordu çavdar, bir iki damla, şişede durduğu gibi durmuyordu asla. Koridora çıkacak ve merdivenlerin hemen yanında bulunan yangın dolabındaki baltayı alacak ve biraz gürültü olmasına izin verecekti ardında. Odanın kapısına vurduğu her darbe ile kutsal bir gücün içine dolduğunu hissedecek ve uzanacaktı bir meleğin kanatlarına. Durmadı adam, defalarca yükseldi göğe balta ve bir hışımla saplandı kapıya, parçalara ayırdı. Göz bebeklerinde büyüyen delilik, aklını kaçırmış bir insanın bakışlarından çok daha fazlasıydı. Tanrısıydı bu küçük dünyanın; gecenin karanlığına, odanın ardına araladı kapıyı ve içeri girdi sanrıları.
Güneş doğdu batıdan o esnada, ardından koridora uzanan kapı açıldı kadın tarafından. Zeminde kırık cam parçaları ve yanı sıra halının üzerinde boş bir viski şişesi, mutfağın yanına bırakılmış kavanozlar ve içinde bilyeye benzer yansımalar. Sonuna kadar açıktı oda, kilidi ile beraber duruyordu halıda. Bir hışımla koşuyordu cama, perdeyi açıyordu sonuna kadar. Biraz daha aydınlık, soluyabileceği kadar temiz bir hava yoktu bakıldığında, nefesi dahi kokuyordu odanın. Çürüdüğünü hissediyordu kadının bir yanı, bir tarafı hala orada, ürkek bakışlar ile yaklaşıyordu odaya. Dün gece gördüğü başka bir kabus geliyordu aklına, başka bir yaratık peşini bırakmayan. Bir polaroid makina ardında, çekilmiş fotoğraflardı duvarda asılı duran.
Gözlerini açıyordu henüz sabah olmadan; tıpkı bugününde var olduğu gibi, gecesinde de kırık kapı, elinde bir balta, ancak çalışmıyordu yangın alarmı. Kasap tahtasının üzerinde durmakta olan bir uzvuydu insanın, yarımay şeklindeki lunuvalar kazınmış ve uca doğru kıvrımlar oluşturmuştu kanca tırnağı. Gürgene kapaklanmış şekilde duran elin, eskikti bir kaç parmağı. Çokça zamanını almamıştı kesilmiş ve köşeye atılmış diğer parçaları bulması. Fotoğraflara bakmıştı sonrasında, nedense pek şaşırmış gibi görünmüyordu rüyada. Bir çok erkek bedeni vardı tonlamada, kimi siyah, kimi beyazdı ışığın yoğunluğunda. Yüzleri olmadığı için çıkaramamıştı hiçbirini, hayal dahi edememişti kimliklerini. Salvador Dali’nin tablosuna baktıkça asılı karelerin üzerinde, mandalların daha sanatsal bir görsel oluşturduğunu düşünmüş, küçüklüğünde de yaptığı gibi, parmaklarının üzerine yerleştirmişti herbirini. Bir kukla sanatçısını andırırcasına oynatıyordu eklemlerini, gezindiriyordu odada. Koparılmış ele dokunduğunda ise teni, kendisini, sağındaki fırının sıcaklığına kaptırmıştı bakışları. Bir anne yüreği gibi, ısıtmıştı benliğini, sanki arkasında yükselen bir opera, salınmasını, dans etmesini istemişti. Süzülmesini; bir sonbahar yaprağı gibi ayrılmasını dallarından, sürüklenmesini rüzgarla. Bir önceki gecede gördüğü o kabusa karşın, mutlu bir tablonun içerisinde yer alıyor, sanki mutluluktan yerden kesiliyordu ayakları ardında. Ancak kısa sürmüştü bu furya; ‘’Hatırla,’’ diye yükselen bir ses duymuştu kabusta, arkasında, daha öncesinde olduğu gibi kanların arasından yükseliyordu bir adam. Tekrarlıyordu uğultuyu, ‘’Hatırla,’’ dedikçe vuruyordu duvarlara, savruluyordu kırmızı odanın dar ağacında. ‘’Ra’d, beni serbest bırak!’’
Tekrar irkilmesine sebep oldu bu yafta, rüyayı atarak aklından, yavaşça yakınlaşmasını sürdürdü odaya. Birkaç anı karışıyordu, karşılaşıyordu bir kaldırımın diğer ucunda, kararsız, kararlı bir tutum eşliğinde ilerliyordu oraya. Adımları eşiğine geldiğinde kapının, duraksamıştı kadın; bir bilinmezliğin içine dalmak, karanlığın koynuna sarılmak gibiydi her atım. Fotoğraf karelerinde yer alan cesetler, neredeydi şimdi? Yoksa bu ufak çaplı krematoryumun içerisinde mi erimişti, küllere mi dönüşmüştü her biri? Kök hücreleri alınarak o kimselerin, tekrar vücuda enjekte etmenin ardında yer alan, başarısız bir diriltme girişimi miydi yoksa kefensiz alevlendirilmesi? Yanıt bulamıyordu, belki kaçındığı, asla görmek istemediği kimliklerden, sahte anılar oluşturuyordu. Tanrı’yı oynamak, onu bir oyuncağa dönüştürüyor, El Hazret’in çıldırmasındaki gibi, bir başka dünya ile iletişim kurduğunu düşündürüyordu. Bir yanımsama doğrultuyordu belini, Nostradamus, ‘’Su hareketleniyor, limbe eteğinden ayağa, büyük bir korku, içten bir ses, farklı bir titreme, ilahi ışık, kutsal haber artık yanımda,’’ diye söylenirken harlıyordu bir anda alev fırında. Sonuna kadar açık perdeler kapanıyordu o anda, bir güç itiyordu kadını odanın karanlığına. O kırık, paramparça kapı, nasıl olduysa, bedenin içeri girmesiyle kapanıyordu arkasından. İlk gecesindeki gibi, o loş kırmızının içindeydi şimdi; bilmediği bir dildi kulaklarında, mandallar ile asılmış fotoğralar düşüyordu ayaklarına. Her birinin arkasında ibranice yazılar vardı baktığında, ‘’Hayom, etmol,’’ gözlerine çarpandı, dün aslında bugün ve birdi Tanrı’nın evi; kitapları, herbiri onun eseriydi yalnız. Çınlıyordu kulaklarında çığlıklar, ‘’Kama zman ata nish’ar?’’ ve yanıt veriyordu kadın uğultuya: ‘’Çok kalmayacağım,’’ diyordu o esnada. Deprem oluyorcasına sarsılıyordu bedeni, kırmızı odanın duvarlarından çıkmaya çalışıyordu ölülülerin neferi, tırnak gıcırtıları duyuluyordu, sanki duvarın içerisinde yaşıyordu herbiri. Tüm o korkunç anılar sarıyordu çevresini; bir otel odasında ölü bulunan büyük eniştesi ve masasında açık kalmış yeni ahit, kanonik incili Luka, yedinci parafın ışığında, öldüğünde geri gelmeyen bir başka yaşam. Kadının zihnindeydi onlar, tüm ölülerin onunla yaşadığını düşündürüyordu aklına, türlü oyunlar oynuyordu şeytan ve sarılmasını sağlıyordu aldanmaya. Bir ses duyuyordu kapının ardından, biri, sanki birileri zorluyordu açmaya. Tiz bir adam sesi, ‘’Nereye saklamış olabilir anahtarı?’’ diye inletiyordu içeri. Geriye çekildi, kendi omuzları düştü üzerine, sarıldı kendisine kadın, kapadı gözlerini sessizce.
Gecenin karanlığına, odanın ardına aralandı kapı, bir sanrı, henüz teşhis koyulmamış bir vakada yer aldı adamın adı; kadına baktı, kadınsa ona.
Adam kanlar içerisindeyken akşamında, göz bebekleri dokundu yalnızlığa. Her birimizin içinde vardı yaşattığı bir başka, bir biz daha. Kadına baktı, kadınınsa kapandı gözleri ardında.
submitted by ArsenicW to okuryazar [link] [comments]


2020.10.01 01:02 karanotlar Gerçekten Daha Gerçek – Brian Massumi

Gerçekten Daha Gerçek – Brian Massumi
Mustafa Burak Arabacı
https://preview.redd.it/n0vapcg97dq51.jpg?width=1000&format=pjpg&auto=webp&s=d233571ce475a5c0b4bc5a70c2b859ef270b3818
Hiper-gerçeklikte, işaretler artık dışsal bir asıl-olan’a matuf değil yahut onun bir temsili değil. Öylece salt kendileri olarak duruyor, ve salt başka işaretlere ilişkinler. Bir kısım boyutları ayrıştırılabilir, dilin fonemleri açısından, ikili dakika ayrımlarının birleşimiyle. ama postmodernizm eveleyip geveliyor
Çağımızın kültürünün tekrarlı-dolaşımında mevcut olan baştan çıkarıcı imajlar var. Dünyamız, Baudrillard’ın deyimiyle, bir tür postmodern kıyamet sonrası halin içindeki hiper-uzaya fırlatıldı. Havasız atmosfer matuf-olan’ı boğdu, bizi boş bir merkezin etrafında dönen ereksiz yörüngedeki uydulara terketti. Artık bir gerçekliğe matuf olmayan, uçuşan imajlardan yapılı bir eteri soluyoruz (-1-). Baudrillard’a göre simülasyon bu: gerçeğin gerçekliğinin işaretlerinin ikamesi (-2-). Hiper-gerçeklikte, işaretler artık dışsal bir asıl-olan’a matuf değil yahut onun bir temsili değil. Öylece salt kendileri olarak duruyor ve salt başka işaretlere ilişkinler. Bir kısım boyutları ayrıştırılabilir. Dilin fonemleri açısından ikili dakika ayrımlarının birleşimiyle ama postmodernizm eveleyip geveliyor. (-3-) İmajlar onları zemine çekecek bir çekim-kuvvetinin yokluğunda hızlanıyor ve birlikte koşuşturmaya meyyaller. Değiştirilemez oldular. Herhangi bir terim bir başkasının yerine ikame edilebilir oldu: Külliyen indeterminasyon (determinasyon’un zıttı) (-4-). Homojen yüzeyin bu dizimsel kayganlığıyla yüzleştikçe, konuşmasız kaldık. Salt meczup bir halde, öylece, seyrediyoruz (-5). Sürecin sırrı kavrayışlarımızın ötesinde. Anlam kendi içinde patladı. Dışsal bir asıl yok, ama her yerde ve daimi olanı var. Dizimsel kayganlığın zemini için cevaplar veren paradigmatik boyut sadece takas ve tekrarlı-dolaşımın hazsız orgy’sinde asgari düzeyde ayrıştırılmış işaretler bulanıklık yaratıyor. İmajlarda saklı olan kendi jenerasyonundan sorumlu genetik kodlar (-6-) anlam erişim ve görüşün dışında ama bu bir mesafenin ardında olmasından kaynaklanmıyor; anlam erişim ve görüşün dışında çünkü kod küçültüldü. Nesneler imajlara, imajlar işaretlere, işaretler enformasyona, enformasyon ise bir çipe sıkıştırılıyor. Her şey moleküler bir ikiliğe indirgeniyor. Bilgisayarlaştırılmış toplumun genelleştirilmiş dijitalliği (-7-).
Ve biz öylece bakakalıyoruz. Tam olarak pasif olduğumuz söylenemez, çünkü aktif-pasif dikotomisi de dahil bütün kutupluluk gözden kayboldu. Bizi merkezine alan bir dünyamız yok ama biz kendimiz ihsası elektriksel olan bir zemin işlevindeyiz (-8-). Eylemde bulunamıyoruz, sadece teslim alınıyoruz. Açılmış ağzımız ve açık gözlerimizle emiyoruz. Sessiz yığınların kitlesel entropisinde hareketli-titreşimli imajların oyununu yalıtıyoruz.
Bunları okumak bir bakıma eğlenceli. Ama naif bir gerçekçi yahut emişken bir sünger olmanın dışında sahiden bir seçeneğimiz yok mu?
Simulakrumun oluşturduğu benzeşme bir anlamda, bir son değil. Deleuze ve Guattari’nin yazdığına göre, “Bir şey görünür olmak için, yapısal belirtkelerin simülasyonunu oluşturmaya itelenir ve kendi maskeleri olma işlevi gören itkilerin belirtkelerine doğru kayar… O şey, maskesinin altında ve kastettiklerinde, zaten kendisinin bütünlüğü sonradan kurulacak olan spesifik yüksek belirtkeleri ve uçlardaki formlarına yatırım yapmıştır.”
Deleuze ve Guattari üçüncü bir yol açıyor. Tek bir yerin uzamında geliştirilmemiş olmasına rağmen, simülasyon teorisinin Deleuze ve Guattari’nin çalışmalarından çıkarılması bize dinazorlara dönmeden yahut bizi hiper-kinizme fırlatıp bırakmadan geç-kapitalist dönemdeki kültürel şartlarımızı analiz etmek için bir başlangıç verebilir.
Yaygın tanıma göre, simulakrum aslı ile ilişkisi kopya olduğunun söylenmesi imkansızlaşacak denli sönümlenmiş kopyanın kopyası demek. Salt kendinden ibaret olarak duran, aslı olmayan bir kopya. Frederic Jameson foto-realizm örneğini veriyor. Bir kopyanın resmedilmesi gerçekliğe ilişkin değil, lakin bir fotoğraf, zaten orijinal olanın kopyası (-9-). Deleuze, “Eflatun ve Simulakrum” makalesinde başlangıç noktası olarak benzer bir tanımı ele alıyor fakat bunun yetersizliğine de vurgu yapıyor. Bariz bir noktanın ötesi için, ayrımın artık tek bir derecelendirmesi yok. Simulakrum farklı doğaları olan fenomenlerin tamamından ziyade bir kopyanın iki defa silinmesi: asıl ve kopya arasındaki bariz ayrımların altını ve altındaki zemini oyulması (-10-). Kopya ve asıl terimleri bizi temsil ve nesne-üretimi/nesnenin-yeniden-üretimi dünyasına bağlıyor. Bir kopya, kaç defa silinmiş olduğu, gerçekliği yahut sahteliği farketmeksizin, dahili olanın varlığı yahut yokluğu üzerinden tanımlanır; temeldeki ilişkisi asıl-olan ile benzerlikleridir. Simulakrum ise, sadece asıl olduğu varsayılan ile dışsal ve aldatıcı bir benzerlik yaratır. Onun üretim süreci, içsel dinamikleri, onun aslı olduğu varsayılandan tamamıyla farklıdır, onunla benzerliği salt yüzeysel bir etki, bir illüzyondur (-11-). Fotoğrafın üretimi ve işlevinin fotoğraflanan nesne ile bir ilişkisi yoktur. Foto-realist tablolar ise bir bakıma temeldeki farklılığı örterler. Temsilin apaçık gösterimi değil maskelenmiş farklılık, bilhassa simülakrum ile ilişkili olan tekinsizliği üretirler: Asıl-olan’ın yerine geçmesi için yapılmış bir kopya. Bir simulakrumun farklı gündemleri vardır, farklı tekrarlı-döngüsel devrelere girer. Deleuze kopya kalıplarını başarıyla parçalamış olan simülakraya örnek vermek için pop-art’ı kullanır (-12-): Kendi kendilerine yaşam bulan çoklaştırılmış, stilize edilmiş imajlar. Sürecin itkisi “asıl-olan”ın eşdeğeri olmaya yönelik değil, bilakis simulakrumun kendi kudurmuş üremesine yeni bir uzayın kapılarını açmak için ona ve onun dünyasına muarız hale gelmek. Simulakrum kendi farklılığını oluşturuyor. İçe doğru bir patlama değil bir farklılaşma; mutlak yakınlığın değil galaktik mesafelerin bir göstergesi.
Simulakrumun oluşturduğu benzeşme bir anlamda, bir son değil. Deleuze ve Guattari’nin yazdığına göre, “Bir şey görünür olmak için, yapısal belirtkelerin simülasyonunu oluşturmaya itelenir ve kendi maskeleri olma işlevi gören itkilerin belirtkelerine doğru kayar… O şey, maskesinin altında ve kastettiklerinde, zaten kendisinin bütünlüğü sonradan kurulacak olan spesifik yüksek belirtkeleri ve uçlardaki formlarına yatırım yapmıştır.”(-13-). Aynılaşma bütünüyle yeni yaşamsal bir boyutun maskelenmeye başlanması… Bu haddizatında doğadaki taklitlere bile uygulanır. Bir yaprağı taklit eden bir böcek, etrafını kuşatan bitki belirtkesi ile birleşmez lakin avcıların mücadelesinde başka bir aleme yeniden ve yeni bir kılıkta girer. Taklit, Lacan’a göre, kamuflajdır (-14-). Bir muharebe meydanını teşkilatlandırır. Yanıltıcının/yanılgının özünde içkin bir güç vardır: Aldatmacanın olumlanan gücü, bir başkasının yaşamı ile kendini maskelemenin stratejik avantajını elde etmenin gücü.
Ridley Scott’un filmi Blade Runner mezkur aldatmaca savaşında esas düşmanın “asıl-olan” olduğunu gösterir. Dış dünyadaki taklit-klonlar yerli toplulukların arasına karışmak için değil kendilerine içkin dışarıda-kalmışlığın sırrına kani olmak için dünyaya gelirler. Böylece esaretlerinden kurtulup kendi anlayışları ile tam hayatlarını yaşayabileceklerdir. Taklit yanlışlayıcısını biricik-oluş’un dizginlenemeyen açıklamasına doğru iten yaşam gücünün bir belirtisidir. Baskın olan taklit-klonun gözlerini yapan adama söyledikleri simülasyonun genel bir formülü olarak ele alınabilir: “Benim gördüklerimi görebilmenin tek yolu senin gözlerinle bakmam.” Eğer önceden ölümlerinin vakitlerinin belirlenmişliğini değiştirebilselerdi, taklit-klonlar dünyada insan taklitleri olarak kalmayacaklardı. Gezegenlerarası yaşamsal boyutlarını geri alacak ya da oraya geri kaçacaklar, böylece hiçbir insanın daha evvel görmediği ve göremeyeceği şeyleri görebileceklerdi. Onların taklit-edişi ise sadece farklılığın yüklenimi ve maske-çıkarma işlevi gören yolun üstündeki bir mola istasyonu idi. Eric Alliez ve Michel Feher’in gözlemlediği gibi, simulakruma karşı en iyi silah onun bir yalancı-kopya olduğunu göstermek için maskesini düşürmek değil, onu gerçek bir kopya olmaya zorlamak ki bu da onu asıl-olan’ın çıraklığına ve temsiline göndermek demektir. İsyankar taklit-klonları üreten şirket ikinci-el insan hatıraları ile tamamlanmış yeni bir taklit-klonu ifade ediyor (-15-).
“Simülasyon” diyor Deleuze ve Guattari “Gerçekliği yenisi ile değiştirmez… despotik aşırı-kodlama operasyonu ile gerçeğin yerini alır, gerçekliği dünyanın yerini alan yeni tam bir beden üzerinde üretir. Bu da gerçeğe yarı-sebep (quasi-cause) ile gerçeğe el koyulması ve gerçeğin üretilmesini açıklar”
Evvelden simulakrumu kopya ve asıl-olan terimleri içerisinden tartışmanın güdük kalacağını söylemiştim ama şimdi kendimi salt asıl-olan’dan bahsederken lakin asıl-olan’ın simulakrum ile bir ölüm kalım savaşı verdiğini iddia ederek bunu yapıyorum. Asıl-olan’ın gerçekliği uğraşılmasına muhtaç olduğumuz bir soru. Baudrillard bu soruyu gerçeğiyle değiştirilen simülasyonun kendisinin de var olduğunu yahut simülasyonun orada ve zaten hep orada olduğunu söyleyerek soruyu sürüncemede bırakıyor (-16-) Deleuze ve Guattari ikisine de evet diyor. Alternatifi yanlış zira simülasyon gerçeğin kendisini üretiyor, yahut, gerçeğin kendisinin zemininde daha tam, daha gerçek (gerçekten-daha-fazlası). “Gerçeği kendi ilkesinin ötesinde etkili bir şekilde üretildiği bir noktaya taşıyor.” (-17-). Her simülasyon kalkış noktasını, bariz bir şekilde durağan kimlikleri, arazileri içeren düzenlenmiş bir dünya olarak alır. Fakat bu “gerçek” varlıklar kopya numarası yapmaya razı olmuş simülakranın üzerini kaplar. Louis Feuillade’nin çektiği sessiz bir film süreci resmediyor.
Vendémiaire Birinci Dünya Harbi’nin son günlerinde geçiyor. Olaylar basit: Fransa’nın kuzeyinde savaşta çarpışamayan sıradan bir ailenin mensupları güneyde işgal edilmemiş arazilere kaçıyor ve tüm gayretlerini şarap yapımına harcamaya başlıyorlar. Orada, ailenin kızlarından birinin müstakbel kocası ile ve iki Belçikalıyı öldürerek kimliklerini ele geçirerek İtilaf Devletleri topraklarından bir yandan İspanya’ya kaçacak parayı bulmaya çalışarak geçmek isteyen, pek de tekin olmayan Alman asker kaçakları ile tanışacaklardır. Almanların planı istedikleri parayı üzüm bağının sahiplerinden çalmak ve suçu hasatta çalışan çingene kadının üzerine atmaktır. Plan, Almanlardan biri tam bulunma tehlikesi ile karşı karşıya olduğu sırada, boş bir üzüm depolama tankına düşmesi ile çöker; Alman yandaki tankta bulunan üzümler fermente olurken zehirli gazlara maruz kalarak oracıkta ölür. Cesedi çaldıkları ile birlikte bulunur ve çingene hırsızlıkla itham edilmekten kurtulur. Diğer Alman ise sarhoş olduğu esnada Almanca konuşarak kendini yakalatır.
Film üzümlerin kıskacında… Üzüm hasadından temin edilenler olay örgüsündeki durumun ilk müşevviki oluyor ve dilemmayı insanlardan ziyade üzümler kendileri çözüyorlar. Film sadece üzümlerin kıskacında değil, olmazsa olmaz bir unsur olarak film şarabın içinde yüzüyor. Her önemli an şarap üzerinden açıklanıyor: Aşk kocasının şarap bardağında parıldayan dans eden kadının imgesi üzerinden açıklanıyor. Almanların tehdidi üzüm şarabı üstünde tepinen kaçaklardan biri üzerinden en üst düzeyde açıklanmış. Kahramanlık, arkadaşlarının zafer istençlerini diriltmek ve vatanlarının hatırlatan tadı vermek için siperlere geri dönmeye çalışan özgecil/altruistik süvari-er üzerinden örneklendiriliyor, zafer geldiğinde ise şerefine şarap kadehleri kaldırılıyor; ve film şaraplarla bezeli duygusal bir tablo ile son buluyor. Filmin son sözü ise o şarap mahzenlerinden yeni bir ulusun yeniden doğacağını söylüyor. “Simülasyon” diyor Deleuze ve Guattari “Gerçekliği yenisi ile değiştirmez… despotik aşırı-kodlama operasyonu ile gerçeğin yerini alır, gerçekliği dünyanın yerini alan yeni tam bir beden üzerinde üretir. Bu da gerçeğe yarı-sebep (quasi-cause) ile gerçeğe el koyulması ve gerçeğin üretilmesini açıklar” (-18-). Bölünmez, soyut şarap akışı ulusun görkemli bedenidir. Kendisini aşkın gücü, zafer ve yeniden-doğuş için fesheder. Kendisini ilk ve son sebep olarak arz eder. Ama barizdir ki savaş şarap ile kazanılmamıştır. Onun nedenselliği bir illüzyondur. Ama etkili bir illüzyon zira işleri yolunda tutmak için gerçekliğin içine yeniden-zerk edilmiştir: Aşkı açıklar, bir yandan adamı iyi bir koca olmaya ve oğullarına ulusun yükselişini miras bırakmaya teşvik eder; vatanseverliği açıklar, bir yandan da askerleri zafer için kamçılar. İşte bu yüzden ona yarı-neden deniyor. Bedenleri ve şeyleri kendi vücutlarından çıkarıp ideal kimliklerin aşkın uzamına taşır: İhtişamlı bir kadın, görkemli bir aile, muazzam bir ulus. (Hatırlayalım: “gerçeği kendi ilkesinin ötesine taşır…”) ve sonra, orada onlar için ve onları dağıtılan kimliklere uydurmak için kendini bekleten ideal uzamı büküp bedenler ve şeylerle kavuşmalarını sağlıyor. (Hatırlayalım: “… etkili olarak üretildiği noktada”). Aynılaşma ve temsil bağlantılarının (network) tamamını yaratıyor. Asıl-olan ve kopyanın her ikisi de aynı ihtişamlı anlatım sürecinin ürünleri, nihai erek ise dünyanın yeniden yaratılması, yeni bir yer-yurt’un yaratılması.
Bu hesap-kitap, asıl-olan ve kopya arasındaki kutupluğu her ikisine de aynı makinenin bir parçası olarak işlev gören ikinci el muamelesi ederek alt ediyor. Ama öyle gözüküyor ki gerçek ile imajiner olan arasındaki dikotomiyi dokunmadan bırakıyor
Yarı-sebep, kendi gücü temelinde yaygınlaştırıcı-dağıtıcıdır. İyi bedenleri kötülerinden ayrıştırır. Bir başka deyişle onları bir asıl olmamalarına rağmen öyleymiş gibi arz eden aynılaşmanın müthiş illüzyonuna razı olan bedenleri farklı bir gündemle işleyen hain kopyalar haline gelmeleri için yönetir. Yarı-sebep Fransız vatanseverlerini işbirlikçi Almanların maskelerini düşürmek için harekete geçirir (Alman kaçakların sayısının iki olması tesadüf değil; Simülakrumun kimliğe karşı tehditkar olan çokluk tavrını takınıyor ve ne pahasına olursa olsun engellenmesi gereken bir uçuş rotasında seyahat ediyor. Burada çokluk bir ikiliğe indirgenmiş zira kapitalizmin oedipal prosedürleri altında, kimlik içinde kimlik-olmayan-kimlik, öznenin, ilan-edim’in öznesi ve ifade’nin öznesi olmak üzre ikiye bölünmesi ile şekil alıyor: Almanlardan biri sessiz kalmaya mecbur bırakılıyor) ki çingeneyi ise belirgin ötekiliğine rağmen çalışkan, dürüst Fransız kadını olarak gösterir.
Bu hesap-kitap, asıl-olan ve kopya arasındaki kutupluğu her ikisine de aynı makinenin bir parçası olarak işlev gören ikinci el muamelesi ederek alt ediyor. Ama öyle gözüküyor ki gerçek ile imajiner olan arasındaki dikotomiyi dokunmadan bırakıyor; ta ki bu ihtişamlı-anlatım süreci tarafından ele geçirilmiş bedenlerin ve şeylerin kendilerinin farklı yarı-sebep düzey-düzlemlerindeki öncül simülasyon-temelli yaygınlaştırma-dağıtım’ların bir sonucu olduğu anlaşılana değin. Simülasyon içinde simülasyon. Gerçeklik iyi kıvama getirilmiş simülasyonlar harmonisi dışında bir şey değil. Dünya birbirine bağlı simülasyonların kompleks tekrarlı-döngüsel devresi ki Feuillade’in filminde de bu yerine oturuyor. 1919’da yapılmış, hemen savaştan sonra, her savaşın bilhassa da boyutlarından biri üzerinden bakılınca güçlü bir yersiz-yurtsuzlaştırma etkisi var: Askerlerin silah altına alınması, vasıta ve silahlarla teçhizatı ve erzak tedariki, başka ülkelerden gelen mülteciler, başka ülkelere iltica edenler, parçalanmış aileler, bütün bölgelerin tesviyesi… Filmin kendisi, kendisini o sökümlenmiş duruma eklemleyerek birleştirici bir yersiz-yurtsuzlaştırmanın tümlenmesine yardım etmesi anlamında bir simülasyon; ulusun yeniden-doğuşunu inşa etmek için… Vendémiare, cumhuriyetçilerin takviminin ilk ayının ismi.
Bundan çıkarsayabileceğimiz salt asıl-olan ile kopya-olan’ın ayrımı değil, yahut salt gerçek ve imajiner olanın ayrımı değil, simülasyonun iki mod’unun ayrımı. Biri, Feuillade’ın filminde örneklendirilen, normatif, düzenli ve yeniden-üretilebilir varlığın kendisinde yer alan bariz özellikleri seçmiş: Çalışkanlık, sadakat, iyi anne-baba olmak vs. yüzeyde bir aynılaşmanın bağlantılarını yaratıyor. Bunlar yüzeydeki aynılaşmalar zira bir miktar derine inilince aynılaşma değil salt standardize edilmiş eylemler oldukları görülüyor: Varlıkların bütün yaptıkları çağrıldıklarında olması istenen şey olmaları (bu bakıştan, çingene Fransızlar kadar Fransız oluyor). Bedenlerin yaptıkları ise normalleştirilmiş ve basitçe yeniden-üretilebilir işlevleri olan mucizevileştirilmiş kimlikler demetinin soyut şebekesi içerisinde nerede konumlandıklarına göre değişiyor. Bu Eflatuncu anlamda kopyalara değil insan taklit-klonlar’a dair bir soru. Her toplum bu cinsten bir yarı-sebep sistemi yaratıyor. Kapitalist toplumda nihai yarı-sebep, Marx tarafından tanımlandığı üzre her şeyi kendisine matuf kılan mucizevileşmiş bir madde ve kendisini ilk ve son sebep olarak sunuyor. Kapital’in kendisi (-20-). Simülasyonun bu mod’unun ismine “gerçeklik” deniyor.
Simülasyonun diğer mod’u, kendisini tüm aynılaştırma ve taklit-klonlaştırma sistemine karşıt olarak ortaya koyar. Ayrıca yaygınlaştırıcı-dağıtıcı olmasına rağmen, yaygınlaştırma-dağıtım’ın etkisi sınırlanabilir değil. Bariz özellikleri kendisine seçmek yerine, tamamını seçip alır, potansiyelleri çoğaltır: İnsan olmak değil, insan-ötesi olmak… Bu cinsten simülasyona “sanat” deniyor. Sanat hem bir yer-yurdu yeniden yaratıyor, ama bu yer-yurt gerçekten yer-yurtsal değil. Gezegenlerarası bir uzayda kütleçekimi kanunlarına bağlı dünyaya pek az benziyor, ondan ziyade yersiz-yurtsuzlaştırılmış; her yönde hareket etme ihtimalini temin eden bir yer-yurt… Sanatçılar kendi tedavülden kalkmışlıklarının sırrını bulmuş taklitçiler.
Bin Yayla’da, Deleuze ve Guattari onlara temsil terminolojisine saplanıp kalmadan simülasyonun iki mod’unu da tartışma imkanı veren bir kavramsallaştırma icad ediyorlar: anahtar kavram ikili-oluş. İhtişamlı-anlatım sürecinde daima her ikisini dönüştüren ve birbirine dönüştürülebilen en azından iki terim var (-21-).
The Fly’a dönelim. Bilimadamının süreçten tek kaçış ümidi kız arkadaşını kendisinden ve sinekten bir çocuk yapmaya ikna etmektir. Ümidi ve korkusu, insan türüne Brundle-sinek’i bulaştırmak ve böylece eskisinin yerine geçmek üzre süperinsan gücü ile bezeli yeni bir tür ortaya çıkmasıdır. Süpersinek olarak üstün gelen insan…
David Cronenberg’in The Fly, Sinek filmi, buna dair bir durumu, başarısız bir durumu, sunuyor. Brundle ismindeki bilim adamı nesneleri maddesizleştiren ve onları anında istenilen bir yere ışınlayan bir makine ile deney yaparken kazara kendisini bir sinek ile eşleştiriyor. Bir nevi kütleçekime ve Newton’cu fiziğe hakaret ediyor. Bu kaza olunca Brundle pek de sinek olmuyor ama sinek-insan da olmuyor. Bundan ziyade, ikisinin de bariz özellikleri ve potansiyelleri yeni bir canavarsı-benzer-karışım’da terkip oluyor: Duvarlarda yürüyebilen ve kendisini “haşarat-politikacı” olarak tanımlayabilecek denli düşünebilen ve konuşabilen bir Brundle-sinek… Kendisini sinek’ten arındırmak için süreci geriye doğru tekrar etmeyi deniyor lakin bu defa da tek başarısı kendisini makine ile terkip etmek oluyor. Vendémiare’da portresi çizilen sınırlı ve negatif oluş’ta, şebekeye uyum sağlamak için kendi potansiyellerini törpülemek zorunda olmayı sorgulamak adına terimlerden biri kimliğin ve bedenin soyutlanması, yahut en azından böyle gözüküyor. The Fly’da olduğu gibi sınırlamasız ve pozitif oluş’ta, iki terim de aynı düzlemde: Dikine yukarı ya da aşağı bakmak yerine, kişi şebekede etraftaki kendisi için belirlenmiş başka bir pozisyona doğru hareket ediyor. Bir hayvan, bir makine, farklı bir ırk, cinsiyet ya da farklı yaşta bir insan, bir haşarat, bir bitki olmaya… İhtişamlı-anlatım süreci, atomaltı fizik kadar soyut olmasına rağmen tesir ettiği dünyayı içeriyor ve bir “kuark-parçacığı kadar gerçek… (Bin Yayla kitabındaki “Soyut Gerçek” makalesinden: Bu metindeki “gerçek” yukarıda verilen gerçek tanımlamalarına göre farklı bir anlamda; gerçekleştirilimiş simülasyonların kapsamlı bir sistemi olarak da anlaşılan, Virtüel’in gerilimli alemi ki o da gerçekliğin içinde vücut buluyor.) (Soyut Gerçek/Abstract Real: Soyut gerçek; “abstract”’ın soyutluğun dışında, materyal, maddi olmayan minvalinde bir anlamı da var, Deleuze’un kastının mahiyetine dair kitaba bakmak lazım.)
Işınlama makinesi kendini terkip ettiği terimlerle aynı uzamda… İşleme prensibi o dünyanın kuantum düzlemine hiç görülmemiş potansiyellerin bir karışımını yaratmak için soyutluk havuzuna dalmış durumda. Geri dönüşü olmadan, yeni bir beden ve arazi üretiyor. Tek seçenek bir terimden sonrakine sıçrayarak bayrak yarışındaymışçasına olup-duruş’u sürdürmek. Ta ki süreç kendisini imha edene yahut potansiyellerini tüketip yakıtını tamamen harcayana kadar ve muhteşem-hayvan ölür. Bunu gezegenlerarası uzaya benzetmek yanıltıcı olabilir: Bundan daha ötede serbest-dolaşımda bir ağırlıksızlık sözkonusu olamaz. Bu denli tam in-determine bir şey yok. Her bir kişi kendi itkisine, kendi yaşam gücüne, ne kadarını göze alabileceğine göre ayarlanmış kendi potansiyellerine sahip. Ve tortulaşmış ve evvelden-varolan “gerçek” olduğu kabul gören simülasyonlar tarafından ortalığa saçılmış engellerle dolu bir dünyanın içine doğru hareket ediyor. Genellenmiş bir in-determinasyon yok ama insanın sinekle buluştuğu yerde karar-verilemezliğin yerelleştirilmiş noktaları mevcut. Erek, öyle bir noktada biri’nin dünyasındaki kuantum düzlemine erişmek ve ikili-oluş’un stratejik taklidi ile muhtemel tüm potansiyelleri terkip etmek… Deleuze ve Guattari, elbette insanlara “nesnel” olarak bir haşarat olabileceklerini söylemiyor yahut olmalarını tavsiye etmiyor. Bu potansiyelleri intihap ve terkip etmek ile alakalı bir soru ki bu hareket ve dinlencenin birbiriyle soyut alakaları olarak tanımlanır. Etkileme ve etkilenme kabiliyetleri: soyut ama gerçek. Fikir, kendi ışınlanma makinemizi inşa edip onu gitmek ve daha ötesine gitmek için bir bayrak yarışındaymışçasına kullanmak, daha muntazam ve daha güçlü karışımlar yaratmak ve onları bir bulaşıcı hastalıkmışçasına yeryüzündeki her kimliğe bulaşana değin yayıp saçmak… ve tam-müteşekkil noktaya erişildiği yerde, işte o vakit, pozitif simülasyon temsil ve taklit şebekesine karşı kullanılabilir ve onu yeni bir dünyaya dönüşütürebilir. Deleuze ve Guattari, bu oluş sürecinin kolektif doğasında, yalnız bir sanatçıda cisimleşmiş olduğu halde, ısrar ediyor. Devrimci yahut “önemsiz/önemsizleştirilmiş/önemsenmeyen/yalnız” (Önemsiz derken, bu önemsizlik bir yalnız bırakılmışlık tecrit edilmişliğin getirisi, mesela Kafka’ya matuf söylenmiş, ki buna “Minor Art”.) Sanatçılar kendi topluluklarının sunduklarını, yanlışın güçleri ile hizaya getirirler (-23-).
Kendisini sonrasında topluma Feuillade’nin şarap assemblajında olduğu gibi yeniden-zerk edebilecek işleyen bir simülasyon yaratırlar ama bunu epey farklı, hatta bir nevi eşdeğeri denli zilzurna sarhoş edici bir etki ile yaparlar.
Baudrillard’ın söylediği yahut zaten kendinde-gerçek’liğinden ötürü indeterminasyon düzenin tersyüz edimi demek, indeterminasyon gerekli zira asıl-olan’ın sahte kopya’sı, ve her zerresi kendi sisteminin bir parçası. Baudrillard’ın kavramsal çerçevesi saltı eski-gerçekliğin nostaljisinin bir sonucu, zaten bu kendi dışındaki her şeyi tedavülden kaldıran bakıştan kaynaklı.
The Fly’a dönelim. Bilimadamının süreçten tek kaçış ümidi kız arkadaşını kendisinden ve sinekten bir çocuk yapmaya ikna etmektir. Ümidi ve korkusu, insan türüne Brundle-sinek’i bulaştırmak ve böylece eskisinin yerine geçmek üzre süperinsan gücü ile bezeli yeni bir tür ortaya çıkmasıdır. Süpersinek olarak üstün gelen insan… (Nietzsche kinayesi, anıştırması gereksiz değil. Deleuze için, “Yanlışın Güçleri” güç istencinin bir başka söylenişi, adıdır. Ve pozitif simülasyon, Deleuze ve Guattari tarafından Anti-Oedipus’ta ebedi bengidönüş olarak açıklanmış. – o da Nietzsche’den alınmış bir kavram)(-24-). Yeniden-üretim ve yeni bir etnik kimliğin oluşturulup biçimlendirilmesi bu simülasyon sürecinin suratsız-yüzleri ama onlar nihai erek değiller. Erek yaşamın kendisi, yeni-Brundle’ın kendi güçlerini saklayıp baskılamadan yaşayabileceği yeni bir dünya… Bu ihtimal başarıyla olan-güçler tarafından ezilip geçilmiş. Brundle-sinek bir kaçış yolundan mahrum bırakılmış. Brundle’ın ve sineğin bedenlerinde yazılı orijinal formül, görünüşe göre hatalı. Yapabileceklerinin en iyisini yaptılar, ama sadece kendi tedavülden kalkışlarına erişebildiler.
Tüm bunlar bizim mevcut kültürel şartlarımıza nasıl uygulanabilir? Deleuze’e göre, simulakrumun kendi maskesini düşürmeye başladığı nokta resimde pop art’ın zuhur etmesi ile başladı. Sinemada bu İtalyan Neo-Realismi ve Fransız Yeni Dalga, Nouvelle Vague ile oldu (-25-). Belki de bu noktaya şimdilerde popüler kültürün içinde tamamıyla ulaşmaktayız. İleri/gelişmiş-kapitalizm, Deleuze ve Guattari’nin tartıştığı üzre, şimdilerde eski kimliklerin ve yer-yurt anlayışının feshedilmesini, nesnelerin ortalığa salıverilmesini icbar eden, imajların ve enformasyonun hiç olmadığı kadar fazla hareketlilik (mobility) ve birleştirme potansiyeline sahip olduğu yeni bir ulus-ötesi düzleme erişiyor (-26-). Hep olduğu gibi, bu yersiz-yurtsuzlaştırmanın etkisi sadece yeniden-yer-yurt haline getirme’yi (retrerritorialization), daha büyük ve muhteşem bir dünyaçağında Kapital’in yeniden-doğacağı bir diyarın üzerinden mümkün kılabilmektir. Ama bu olurken, bir gedik açıldı. Meydan okuma bu yeni dünya simülasyonunu alıp bir adım öteye taşıyarak, geri dönüşü olmayan bir noktaya; böylece simülasyon en yüksek derecede pozitif bir simülasyona dönüşecek ‘yanlışın gücü’ ile bizi hizaya getirerek, ve sonunda da temsil şebekesi bir defalığına ve tamamen olmak üzre kapanacak.
Bu sızlanıp durarak yapılamaz. Baudrillard’ın çalışmaları uzun bir ağıt. Doğrusal ve diyalektik nedensellik artık işlevsiz, zira her şey in-determine oldu. anlamın merkezi boş, zira biz kaybolmuş yörüngedeki uydularız. Ne yasa koyucu-özneler ne de pasif köleler gibi hareket edemiyoruz zira hepimiz birer süngeriz. İmajlar artık temsile bağlı değil, zira hiperuzayda ağırlıksız bir halde salınıp duruyorlar. Sözcüklerin artık tek bir anlamı yok, zira dil-işaretleri birbiri üzerinde kaotik bir halde kayıp duruyorlar. Gerçek ve imajiner arasında tekrarlı-döngüsel bir devre yaratıldı ve böylece gerçeklik hipergerçekliğin kararsız mesafesizliğinde içe doğru patladı. Tüm bu ifadeler şayet mezkur “temsiliyet düzeni”nin tek düşünülebilir alternatifinin kesin indeterminasyon olduğu farzedilirse anlam kazanıyor. Zira Baudrillard’ın söylediği yahut zaten kendinde-gerçek’liğinden ötürü indeterminasyon düzenin tersyüz edimi demek. İndeterminasyon gerekli zira asıl-olan’ın sahte kopya’sı ve her zerresi kendi sisteminin bir parçası. Baudrillard’ın kavramsal çerçevesi saltı eski-gerçekliğin nostaljisinin bir sonucu. Zaten bu kendi dışındaki her şeyi tedavülden kaldıran bakıştan kaynaklı. Berrak haliyle söylediklerinin tamamının simulakra olagelen şeyleri unufak edip parçaladığını göremiyor: Simülakra simülasyonun gerçek kadar gerçek analiz-edilebilir prosedürleri tarafından üretiliyor yahut haddizatında gerçekten daha gerçek; zira o prosedürler gerçek’i kendi üretim ilkesine geri döndürüyor ve böylece kendilerinin yeni simülasyon rejiminde yeniden doğuşlarının yolunu hazırlıyorlar. Baudrillard oluşu ve çeşitliliği göremiyor. Simulakrumun farklılıkların ve galaktik mesafeleri çoğaltan bir oyuna kılıf olduğunu göremiyor. Deleuze ve Guattari’nin önerdiği, bilhassa “Bin Yayla”nın içinde, Baudrillard’ın çöken temsiller dünyasını etkili bir illüzyon olarak, ufak ihtimal pırıltılarının dahi ölümü olarak kavramaya mukabil bir mantıktır. Kinizmin aksine, kendimizi gerçekten daha gerçek – kendimizi-imar edişimizi canavarca bir bulaştırmayla- oldurmanın ufak ama ihtişamlı ümidi…
Çeviren Mustafa Burak Arabacı
Alıntı Yapılanlar
– 1,2,3- Jean Baudrillard,Ssimülasyonlar
– 4,5- Jean Baudrillard, Sessiz Yığınların Gölgesinde
– 6,7- Jean Baudrillard, Simülasyonlar
– 8- Baudrillard, Sessiz Yığınların Gölgesinde
– 9- Frederic Jameson, Postmodernizm yahut Geç-kapitalizm’in Kültürel Mantığı
-10,11,12- Gilles Deleuze, Eflatun ve Simulakrum
-13- Gilles Deleuze ve Felix Guattari, Anti-Oedipus
-14- Lacan, Psikanalizin Dört Radikal Kavramı
-15- Alliez and Feher
16- Sessiz Yığınların Gölgesinde
17,18, 20- Deleuze ve Guattari, Anti-Oedipus
-21,22- Deleuze, Bin Yayla; Deleuze, Bergsonculuk
-23- Deleuze, Kafka: minor bir edebiyata doğru; Deleuze ve Carmelo Bene, Çakışmalar
-24,25- Deleuze, Sinema II: Zaman-İmaj

https://itaatsiz.org/?p=6039
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.07.25 12:21 Asusnur GRRM - 2002 Söyleşileri - 1

Bu çeviri @griljedi tarafından yapılmıştır.
31 Mayıs 2020
2000 ve 2001 çevrilmeye devam ederken, 2002’nin ilk söyleşisi ile karşınızdayız. Keyifle okuyun. 🙂
Ser Donnel of Duskendale (Daeron II’ın Kral Muhafızı) karakterinin Gizemli Şövalye hikayesindeki Darklyn hanesine mensup bir üye olduğu düşünülüyor. Bu doğru mu?
Hmm. Muhtemelen hayır. Eğer o Darklyn hanesinden olsaydı onun aile ismini kullanırdım ama şüphesiz örneklerinden ilham aldım.
Sorum, Melisandre hakkında. Bana gerçekten kötü biriymiş gibi geliyor; gölge bebekler doğruyor, sürekli kan hakkında konuşuyor. Kan büyüsü gibi görünüyor, belki de değil. Eğer öyle ise kötüdür, Mirri de kötüydü yahut teröristler gibi intikamcı bir sürtük (Kitabı totosuyla okuyan biri daha).
Mirri kendisini kahraman gibi görüyordu, şüphesiz Melisandre de öyle görüyor. Gerçekte ne olduklarına gelince… eh, her bir okuyucu buna kendi karar vermeli, bunu kolaylaştırmayı düşünmüyorum.
Thoros bana tamamen farklı görünüyor, iyi kalpli ve hoş biri. Bunun nedeni acaba yorulması ve sahte bir rahibe dönüşmesi mi yoksa kırmızı rahipler genelde böyle mi? (Gördüğüm en salak sorulardan biri, üstüne çok yorum yaparım ama yeri değil).
Kırmızı rahipler insandır ve diğer insanlar gibi kendi içlerinde de büyük farklılıklar gösterir.
Ve sonra ejderhalar… doğumlarıyla beraber getirdikleri sihirdeki belirgin bir artış var. R’hllor sadece ejderhalar yaşarken mi dünyaya gerçekten dokunabilir, etki sahibi olabilir? Ve yedi İnancını etkisi var. Davos ve anne gibi.
Daha fazlasını öğrenmek için okumaya devam etmelisin.
Cevaplayabileceğini (cevaplayacak mısınız?) düşündüğüm bir soru var. Neşe Kulesiyle ilgili. Ned’in betimlemesi oldukça güçlüydü ama mantıklı değildi. Lord Kumandan dahil üç kral muhafızı ve döneminin en iyi şövalyesi Arthur Dayne orada. Lyanna, kulede ve Ned’e bir konuda söz verdirdi. Genel görüş, bu sözün küçük Jon Snow olduğunu söylüyor, bunu inkar etmenin anlamı yok. Lakin Kral Muhafızları neden Ned ile savaşıyor? Ned ne çocuğa ne de Lyanna’ya zarar vermedi. Küçük(Jon), Eddard ile beraber güvende olacaktı, yakın akrabası sonuçta. Kulede, Jon ve Lyanna dışında başka biri daha mı vardı? (Sanırım ikiz kuramını araya sıkıştırmaya kalkmışlar)
Neşe Kulesi ve orada olanlar hakkında daha fazlasını öğrenmek için çıkacak olan diğer kitapları beklemenzi gerekecek. Yine de Ned’in bakış açısının, ima ettiğiniz şey, bir rüya bağlamında olduğunu ve bunun bir ateş rüyasında olduğunu söyleyebilirim. Rüyalarımız her zaman birebir gerçek değildir.
Ancak Kral Muhafızları kulede ne olduğunu biliyorlar mıydı?
Kesinlikle.
Tohbo Mott, Gendry’e Valyria çeliğinin sırlarını öğretti mi?
İlginç bir soru.
Fırtınaşarkıcıları (Stormsingers) kimlerdir? Ne yapabilirler?
Doğuya ait bir başka büyüsel disiplin.
Ned’in Ashara’ya geri getirdiği Arthur Dayne’in kılıcı Şafak’a ne oldu?
Bir başka Sabah Kılıcı onu alana kadar Kayan Yıldız’da bekliyor.
Valyria’da ejderha kemiğini Valyria çeliğine dönüştürmeyi denediler mi?
Hayır
Mirri Maz Duur, Daenerys Targaryen’e bir daha asla çocuk sahibi olamayacağını söylediğinde gerçeği mi söyledi?
Eminim Dany bilmek ister. Kehanet hileli bir iştir.
Varys gerçekten bir hadım mı yoksa değiştirdiği kılıklardan biri mi?
Sanırım birisi pantolunun içine bakana kadar bilemeyeceğiz.
Dany ya da çevresindekiler ejderhaların dişi mi erkek mi olduğunu söyleyebilir mi?
Daha değil(demek ki ejderhaları cinsiyeti gerçekten var).
Dany, ağabeyi Rhaegar’ın Lyanna’yı sevdiğine inanıyordu. Lyanna’nın da onun aşkına karşılık verdiğine inanıyor mu?
Dany, neye inanacağından emin değil.
Annerleri öldüğüne göre Jon Snow’a Dany’e ve Tyrion’a isimlerini veren kim?
Kadınlar doğum öncesi, doğumda veya sonrasında çocuklarına isim verebilirler. Dany’e ismini annesi verdi, Tyrion’a da babası ve Jon’a da Ned.
Robert Baratheon’un neden John Arryn’ın korumasına gönderildiğini anlayabiliyorum - ailesi öldü - ama neden Eddard Stark da gönderildi? Bu soylu haneler arasında yerleşik bir uygulama mıydı? Stannis ve / veya Renly Baratheon birilerinin korumasına gönderildi mi?
Evet, hem Westeros’ta hem de gerçek orta çağlarda soylu haneler arasında himaye meselesi (fostering kelimesi kullanımış) yaygındı. Özellikle erkekler için. Hem bir eğitim aracı hem de dostluklar ve ittifaklar geliştirmenin bir yolu olarak kabul ediliyordu.
Valyria çeliğinin Ötekilerin kılıçlarına karşı dayanıp dayanmayacağını ve onları öldürüp öldüremeyeceğini merak ediyorum.
Gece Nöbeti de cevabı bilmek isterdi (bilse ne olur, sanki elinin altında yüzlerce ejderha çeliği var).
İsimsiz bir piç dışına, Darry hanesinin soyunun tükendiği söyleniyor. Kitaplardan öğrendiğimize göre Darry hanesi Targaryenlere sadık ve bu yüzden güçlerinin önemli bir bölümünü de yitirmişler ve Dany’yi kurtaran da bunlardan biri. Merak ediyorum Dany, bu piçle buluşup onu meşru hale getirir mi?
Her şey mümkün. Bazı Freylerde de Darry kanı vardı.
Bran sık sık karganın ona nasıl “uçmayı” öğrettiğinden bahsediyor. Bu fiziksel bir uçmamı yoksa zihninin bedeninden ayrılma yeteneğini mi geliştiriyor?
Yorum yok.
Ayrıca Arya ve Bran’ın 4. kitabı eğitimle geçirecekleri ve şu ana kadar en az pov bölümüne sahip olacaklarını duydum, bu doğru mu? (Doğru duymuşsun; Arya’nın birkaç tane, Bran’ın ise hiç yok)
Yorum yok. (Niye? Basit bir bilgi, cins herif)
Kısa soru - Yedi krallığın tamamını, Dorne ve Vadi dışında, bir hareket halinde gördük. Farklı diyarların çeşitli güçlü yönlerini anlamaya çalışıyorum. Robb, Kuzey Sancaktarlarını çağırdığında yaklaşık 18 bin kişiyi topladı. Dorne ve Vadi bununla nasıl karşılaştırılır? Sayı beklemiyorum, sadece genel bir şey.
Bu üç krallık aşağı yukarı birbirine denk bir ordu çıkartıyor… ama kuzey çok büyük, bu yüzden toplanması çok daha zaman alıyor. Ayrıca hayat orada daha zorlu ve sert, bu yüzden lordlar ve halk, saman demirlerini kılıçla değiştirmeden önce iyice düşünmeleri gerekiyor.
Sanırım Yüksekbahçe, en çok orduyu çıkartan yer, Renly 40 bin adamdan bahsediyordu. Lannisterlar da bir sonraki sırada, 35 bin adam.
Kuzeyden sonra Menzil, ikinci en büyük coğrafyay sahip, ayrıca en kalabalık, en bereketli topraklardır. Batı toprakları altın ve gümüş madenleriyle en zenginleridir. Bu iki bölge, Demir Adalardan sonraki denizdeki en büyük güce sahiptir.
Ejderhakayası en zayıf, küçük olanı sanırım. Nehir toprakları ve Fırtına toprakları da ortalarda gibi görünüyor.
Evet, ejderha kayası son sırada. Nehir toprakları da zengin, verimli ve kalabalık ama bölünmüş liderlik ve doğal sınırların eksikliğinden muzdarip. Fırtına topraklarında çok sayıda ağaç, kaya ve yağmur var.
Sorunun özeti genel olarak Stannis’in yardım için vaktinde Sur’a ulaşmasının pek mümkün olmaması, zamansal olarak orada bir hata olduğu ile ilgili.
-Ötekiler yumruğa saldırır, Sam bir kuzgun gönderir, birkaç gün sonra Sur’a ulaşır.
-Bir kaç gün sonra, muhtemelen kuzgunlar duvara ulaştığında, Yabanıllar yumruğa gelir.
-Mesajlar krallara gönderilir, haritalardaki uzaklıktan yola çıkılarak 1 ay sonra Stannis mesajı alır.
-Jon Sur’u tırmanır ve bir - 2 hafta sonra Sur’a geri döner. Eminim bu zamana kadar kuzgun Stannis’e daha ulaşmadı ya da tam o anda yeni ulaştı.
-Örneğin, mesaj birkaç hafta dikkat çekmedi, sonra Stannis ejderha yakasından yelken açıyor, Doğugözcüsü’ne ulaşmak için bir ay yeterli. Kara Kaleye ulaşmak birkaç gün daha sürer. Tüm bunları toplarsak, Stannis yaklaşık bir buçuk ay geç kalır.
submitted by Asusnur to asoiaf_tr [link] [comments]


2020.07.03 02:01 Cratix16 Annem Babama Nasıl Verdi Acaba Neler Hissetti! Part 4

çıktım odama kapıyı kilitledim. bu ekrem canavarıyla nasıl başedebileceğimi düşünmeye başladım. en iyisi 2 medeni insan gibi oturup konuşmaktı. üvey babam oç salona sokmadığından kapıyı tıklatıp ekrem'i çağırdım. geldi hemen.. bak dedim ekrem senle açık konuşacam. savaş istiyorsan, savaş olur. ayağını denk alacaksın bu evde.. bir kol saati için yaptığın mevzuya bak dedim. hiçbir şey demeden beni izliyor oç tam cin bu. bak dedim ekrem benden nefret ettiğinin farkındayım. fakat burası benim çöplüğüm adamım, anladın mı ha? dedim ve kendime harlem zencisi havası vererek korkmasını sağladım. böyle zekiliklerim vardır. beynimin kıvrımları kendimi farklı kalıplara sokup insanlara olduğumdan farklı görünmeme izin verir. ben senden nefret etmiyorum ki abi dedi. oç tırsmamıştı hiç.. rahatlayıp tedbiri elden bırakmam için elinden geleni yapıyor. bundan sonra bu evde dolaşırken çok dikkatli olmalıydım. ekrem'e hiçbir şey demeden odama fırladım. charles dickens'ın iki şehrin hikayesi eserine sarılarak ağladım. inci'de biraz takılıp durumu anlatıyım dedim, oçları taşak geçtiler hep. son olarak joe biden'a ve pentagon'a mailler atıp koruma istedim ama onlar da duymamazlıktan geldi. artık kendi başımın çaresine bakmalıydım. kurşun kalemlerimin ucunu sivriltip seksendört'ün son albümünü bilgisayarıma indirerek savaş hazırlıklarımı bitirdim. geleceği varsa göreceği de vardı. sakinleşmek için enrique iglesias'ın hero klibini izleyip sarah palin fotoğraflarını gezdim. bunlardan sıkılınca üst kattan sıvıştım şükran teyzelere gittim. kapıyı tıkladım mehmet amca açtı. amca birkaç gün sizde kalabilir miyim? evde beni öldürmek istiyorlar dedim. hayır dedi oç.. sanırım ela'dan dolayı hayır diyordu. ela ile aramızdaki samimiyetin sandığından fazla olduğunu belirtmek için ela bana sabahları balkondan göğüslerini gösteriyor dedim. bir hışımla beni itti oç yere düştüm. kapıyı kapattı sinirli sinirli girdi içeri. bu galiba bıçak getirecek deyip geldiğim gibi sıvıştım yukarı. ben geldikten 5 dakika sonra kapı çaldı mehmet amca geldi seslerden duydum. tam anlamadım ne diyordu da benle ilgili olabilirdi. hiç çıkmadım odadan. babam çıktı yukarı aç kapıyı gavat aç diye bağırdı. önder açıkbaş nasıl ünlü oldu? dedim cevap veremeyince açmadım tabiki. kapıyı yumrukluyor oç. gibtir git yoksa seksendört'ün bir parçasını dinletirim? dedim. hala gitmedi.. blöf yapıyorum sanıyor herhalde. neyse açtım rastgele bir seksendört şarkısı, sesi de açtım. benim kulağımda pamuk vardı, o yanacaktı haline.. şarkı bitince çıkardım pamukları gitmişti. böyle zekiliklerim vardır. aklımın odalarını kullanarak insanları müziğin gücüyle hizaya getiririm. artık uyumalıydım. her ihtimale karşı media playerda seksendört hazırdı. kurşun kalemlerimi de masanın üstüne dizip uykuya daldım.
not: i can be your herooooo babyyyyyyy
sabah erkenden kalkıp mandalina aşırmak için mutfağa indim. arkamı bir döndüm ekrem oç.. mandalinaları olduğu gibi düşürdüm. napıyorsun burda? derdin ne senin? joe biden ile şu an açıklayamayacağım bir kan bağı var aramda. ayağını denk al olm dedim korkması için. kahkaha atıp odalarına girdi oç. ben de fırsattan istifade hemen sıvıştım. fakat rahat edemiyordum.. koskoca evde uyanık olan sadece ikimizdik ve bana istediğini yapması için uygun ortam vardı. başka birileri uyandı mı diye günler önceden yatağımın altında sakladığım tepsiyi arkaürme bahanesiyle mutfağa indim. daha uyanan yoktu. konuyu burcu'ya açmak için merve'nin odasına gittim. önce kapıya durumdan biraz bahsedip tavsiyelerini sordum. takmadı hiç oç.. daha sonra 10 kere kapıyı tıklatınca merve açtı. ne var abi? dedi. işim senle değil sütyenini tak deyip içeri girdim. burcu uyuyordu. hemen uyandırdım.. bak burcu dedim kardeşin az önce kötü adam kahkahası atıp beni ölümle tehdit etti dedim. hiçbir şey demeden gözlerini ovalıyor oç.. bak dedim burcu eğer gerçekten aşıksan bana ona engel olursun, beni öldürmek istiyor dedim. döndü sırtını uykuya daldı. merve de mal mal bakıyor yüzüme. gergin atmosferi yumuşatmak için slash de ortam çocuğu oldu ha, utanmasa kibariye'ye çalacak oç dedim. biraz gülüştükten sonra ekrem oçna görünmeden odama çıktım. böyle çevikliklerim vardır. acil durumlarda vücudumun esneme payını kullanır, işleri lehime çeviririm. odama çıkıp kapıyı kitledikten sonra bir süre önder açıkbaş'ın nasıl ünlü olduğunu düşündüm. fakat hala ekrem'in nefesini ensemde hissediyordum.
not: i can kiss away the pain!
sonra aşağı kattan sesler duydum. anlaşılan manevi babam uyanmıştı. indim aşağıya baba konuşmamız lazım dedim. he söyle dedi rahat bir tavırla. konuya yumuşak girip kendisini şok etmemek için fabregas: real'den korkmuyoruz dedim. cevap vermedi suyunu içmeye devam etti. baba dedim ekrem'e söyle benim peşimi bıraksın, biliyorum beni öldürmek istiyor dedim. oğlum sen gerizekalı mısın? küçücük çocukla derdin ne senin? dedi. konuyu değiştirmek için inci'deki panpalarım annemin göğüslerinin capsini istiyor dedim. tepkisiz kalmayı tercih etti. baba bu çocuk beni öldürürse sorumlusu sensin haberin olsun dedim. gibtir git almayım ayağımın altına sabah sabah diye karşılık verdi. senin ben amk, halamı mehmet amcaya pazarlamayan oç dur diye bağırdım. hata yaptığımın farkındaydım ama bir anlık sinirle ağzımdan çıkıverdi işte. çatalı kafama fırlattı oç kalktı ayağa bir sol direk çıkartıp 7 puanı cebine koydu. halanlar burdayken bu saçmalıklarına bir son vermessen geçenkinden beter ederim seni dedi. halam girdi birden mutfağa noluyor bu sesler ne? dedi. fakir olan sizsiniz cefasını biz çekiyoruz o ekrem oç na söyle akıllı olsun deyip odama fırladım. kalbim çok hızlı atıyordu. youtube'a girip ''canlı yayında küfür'' videoları izledim, biraz kendime geldim. daha sonra çıktım balkona ela'yı beklemeye başladım. yine ekti beni amk.. bu kız kendini bulunmaz hint kumaşı zannediyor. haberi yok ki öğrenci kızla işi pişiriyoruz. fazla naz aşık usandırır amk. neyse şimdi karının kızın zamanı değil deyip ekrem'e karşı eylem planı ve gerekli yaptırımları düşünmeye başladım.
not: i will stand by you forever!
bir süre odamda bekleyip ekrem'i düşündüm, enrique iglesias'ın hero klibini izledim. herkesin uyandığından emin olduktan sonra aşağı indim. ekrem'e rahat görünmek için halama önder açıkbaş nasıl ünlü oldu biliyor musun? dedim. gülümsedi, bilmiyorum oğlum nasıl? dedi. valla ben de bilmiyorum.. dedim. yeniden güldü. ortamda tam bir barış havası vardı. böyle sempatikliklerim vardır. ortamda barış rüzgarları estirip insanların sevecenlikle başımı okşamasını sağlarım. babam oç kıskanmış olacak ki senin derdin ne lan bu bahsettiğin adamla? diye sordu. konuyu değiştirmek için neden fritz zwicky 1933'te astrofizikten bahsedince kimse giblememiş. insanlar oç dedim.. annem malı ağzını topla bak adam gibi duramıyorsun 2 dakika dedi. joe biden'ın izindeyim ayağını denk al dedim. ondan başka kimse ne dediğimi anlamamıştı tabi. neyse sonra olan oldu, birden ekrem oç çıktı odadan üzerime doğru koşmaya başladı. bir an korkudan gayriihtiyari it's rainig men diye bağırmışım. abi pepee açsana diyor oç.. hep bilerek yapıyor. güya bana gözdağı veriyor ailemin önünde. neyse konuyu değiştirmek için bu rasim ozan kütahyalı'nın uzmanlık alanı ne amk? dedim ve koşarak odama çıktım. yüreğim ağzıma gelmişti.. anlaşılan bu oç ile mücadelede evden destek alamayacaktım. farklı insanlara ihtiyacım vardı.
not: you can take my breath away.
belki apartmandan birileri bana destek olmayı kabul eder diye tüm apartmanı gezmeye karar verdim. 1. kattaki sarışın kadından başlamaya karar verdim ve dairesine gittim. kapıyı tıklatınca hemen açtı kapıyı he oğlum buyur? dedi. evimizde bir katil var ve kimse gerçek yüzünü göremiyor. bana yardım eder misin? diye sordum. cevap bile vermeden kapıyı kapattı. kocan benden hoşlanıyorsa bunun sorumlusu ben miyim amk? madem öyle tatmin et herifi. neyse zaman kaybetmeden firuze teyzenin kapısını çaldım. konuya farklı yerden girmek için geliyor, geliyor! bestelerin efendisi geliyor! selami şahin geliyor. bu sıcak sohbet perşembe günü saba tümer'le bugün'de diye bağırdım. oğlum deli misin sen? bağırma ne var? diye karşılık verdi. firuze teyzenin duvarlarını kolay kaldıramayan bir kadın olduğunu bildiğimden esra erol'un programında şarkı söyleyen kız sürekli detone farkında mısın? deyip sohbeti farklı bir boyuta taşıdım. böyle zekiliklerim vardır. çok yönlü bir beyne sahip olduğumdan herkesin aklına, bilinç dünyasına uygun çıkışlar yapar, onları kendi aklımın derin dünyasına davet ederim. bu firuze teyze nerede ne konuşacağını bilmiyor. annen mi bir şey istiyor? kapatıcam bak dedi. kapat oç annemden sanane deyip yukarı kata fırladım. aramızdaki samimiyete güvenerek önce mehtap teyzeye gitmeye karar verdim.
not: bestelerin efendisi selami şahin ile firuze teyzenin arasında duygusal bir bağ olabilir.
mehtap teyzenin kapısını çaldım, her zamanki gibi hemen açtı sağolsun. hatice hanım 33 yaşında, 1 evlilik yaptı, 1 kızı var. istanbul'da yaşıyor dedim. o kim oğlum, ne diyorsun yine? dedi. evimde bir katil olduğunu kendisinin ya da eşinin yardımı olmadan ekrem'i alt edemeyeceğimden bahsettim. yok oğlum, hadi bak işine dedi. eşiniz derken kocanızı kastediyorum hanımefendi. bu ciddi bir konu diye karşılık verdim. bir şey demeden kapıyı suratıma kapattı. insanlar çok kaba ve bencil. söyleyim babama msn'den silsin mehtap teyzeyi. neyse kaybedecek vaktim yoktu. karşı dairede düzeyli bir ilişki yürüttüğüm, adını şu an hatırlamadığım ekşici kız arkadaşım vardı. çaldım kapıyı açar açmaz ooo ben de seni bekliyordum, ne zamandır nerelerdesin? dedi alaycı bir gülümsemeyle. ekşici olduğunu bildiğimden suyuna gitmek için ehehe çeşitli şakalar komiklikler swf dedim. böyle zekiliklerim vardır. insanlara onlardanmış gibi görünüp aklımın odalarına hapsolmalarını sağlarım. ne var yine, ne oldu? dedi. beni öldürmeye çalışan pepee fan bir çocuk var, gel tutalım şunu, kıralım bacaklarını? dedim. yaa neyin kafası bu ne diyorsun yaağğ? dedi ağzını ayırarak. bozuntuya vermemek için ehehe ironiden anlamayan nesle aşina değilim asgdhejsufds dedim. neyse işim var deyip kapıyı yüzüme kapattı oç. hayat arkadaşımın bile bana sırtını çevirmesi gerçekten koymuştu. fakat duygularımın esiri olmadan işime bakmalıydım. sıra 3. kattaydı...
not: mehtap'ın kocasıyla ssg geceleri arka bahçede buluşuyorlar.
önce 3. kattaki yaşlı sinirli teyzeden başlayarak zor olanı önce atlatmayı düşündüm. kapıyı çaldım, yaşlı olduğunu bildiğimden kapıyı açınca allll weee areee sayiinnnggg isss giveee peaceee aaa channceeee, give peace a chance baby, give peace a chance diye bağırdım. ne var oğlum? ne diyorsun? dedi. daha fazla vietnam, ernesto'ya bin selam. değil mi azizim? diye karşılık verdim. böyle devrimciliklerim vardır. 68'in ve vietnam karşıtlığının asi duruşunu yüreğimde barındırır, duygularımı beynimle harmanlayarak insanları avucumun içine almaya çalışırım. oğlum kapatıyorum bir şey demiyorsan? dedi. dairemde bir çocuk var, kendisi katil. ondan kurtulmam gerek.. bir kere görünseniz kendisine? suratınızı görünce korkar? dedim. defol oğlum, hadi diye karşılık verip kapıyı kapattı oç. e be insaf teyzecim senle beraber olamam, çok yaşlısın. bu yüzden darılmanın ne anlamı var? darıldıysan duygularını bu meseleyle niye karıştırıyorsun? çıldıracam yahu, valla çıldıracam. insanlar ne garip... sakinleşmek için enrique iglesias'ın hero klibinin urlsini içimden tekrarladım ve karşı daireye geçtim. sıra kapıcı görünümlü kadın ve bıyıklı kocasındaydı. kocası açtı kapıyı.. buyur? dedi. bıyıklı, kel ve şişko olduğundan hacı batak çoluk çocuk oyunu yaaa king iyidir di mi? dedim. nasıl? dedi. adam mal galiba... neyse evimde bir katil var ve beni öldürmek istiyor dedim. nasıl yani? diye karşılık verdi. adam ağır mal galiba... 8 yaşında bir çocuk, pepeyi çok seviyor. içeride okey tahtalarınız vardır sizin. birisini getirseniz de şunun kafasına geçirsek? dedim. git akşam akşam yaaaa deyip kapıyı kapattı oç. embesil galiba... buradan da bir çok çıkmamıştı. tek umudum 2 numaralı sevdiceğimin annesi ve babası olan şükran teyze ve mehmet amcaydı. merdivenleri çıkarken led zeppelin'den kashmir'i mırıldanıyordum.
not: john lennon kel ve şişko bıyıklı amcayı görse yoko'ya şükrederdi.
şükran teyzelere çıktım, kapıyı çaldım. ela açtı kapıyı.. oha! oha! oha! şok olmuştum. heyecanla i can be youuurrr herooo babyyy diye bağırıp ağlamaya başladım. klibin final sahnesini canlandırmaya çalıştım fakat ela giblemedi. daha sonra toparlanıp neyin tribindesin kızım? 2. kattaki zaten veriyor dedim. ne diyorsun ya? deyip annesini çağırdı. şükran teyze ne var oğlum yine, açmayacaz artık kapıyı bak? dedi. gergin atmosferi yumuşatmak için kaley cuoco kadar sevimli bir varlık var mı dünyada? diye sordum. böyle hoşluklarım vardır. amerikan dizileri izleyip, oradaki tatlı hatunları hafızama alır, beynimin odalarında onlarla yeni hayatlara yelken açarım. şükran teyze anlamıyorum ben seni diye karşılık verdi. şükran teyze halamın oğlu ekrem, diyecek oldum lafımı kesti oç görgüsüz. aa evet halanlar gelmiş, gelicem ziyarete dedi. ekrem beni öldürmek istiyor, bu sorunu çözmeliyiz, kızınız dul mu kalsın? dedim. saçmalama oğlum yine, git annene söyle uygunsa bu akşam gelmeyi düşünüyoruz dedi. sanane annemden oç ağzın yok mu git kendin söyle diye bağırdım ve tabiki koşarak üst kata çıktım. üst kattaki kapıdan eve girdim ki ekrem fark etmesin. kimse bana yardım etmek istemiyordu ve bu durum biraz garipti.. bir süre düşündükten sonra ekrem'in tüm apartmanı örgütlediğine karar verdim. savaş baltaları şimdi tamamen çıkmıştı.
not: kaley cuoco geceleri beni görmeye geliyor.
kalça dansımın zirvesinde, hazın doruğundayken kapım çalındı. müziğin sesini kısıp kimsin? diye sordum. aç lan kapıyı itin dölü diye bağıran babam olmalıydı. yavuz bingöl'ün keşanlı ali'yi oynuyor oluşu hakkında ne düşünüyorsun? diye sordum. gibtirme, aç kapıyı diye bağırdı tekrar. gibtirme derken kerem alışık'ı kastediyor oluşunu düşünüp kapıyı açtım. açmaz olaydım... kapı açılır açılmaz klagib bir sağ direk ile puan peşinde koştu. sanırım burnum kanıyordu ve yere düşmüştüm. karın boşluğuma çıkardığı 2 tekmeyle nefesimi kesmeyi başardı. daha sonra eğilip elmacık kemiklerime 2 yumruk daha çıkarttı. genital bölgeme çıkarttığı son tekmeden sonra ayağa kalkacak halim yoktu. kulaklarımı ısıracağını korktuğumdan onları korumaya çalışıyordum. biraz sakinleşmesi için angela merkel ve nicolas sarkozy sence euroyu kurtarabilecekler mi? diye sordum. o sıra sesli bir şekilde küfür ediyor oluşundan duymadı sanırım. gelişimi takdire şayandı.. dayağına yeni boyutlar katmış, stratejilerini çeşitlendirmişti. bu da duyduğum acıyı daha fazla artırıyordu. böyle oçlikleri vardır. kas gücünü her geçen gün daha fonksiyonel kullanıp bu alandaki gelişimiyle takdir toplamayı başarır. bir süre beni rahat bırakması için ölü taklidi yapmayı denedim. fakat ellerimi kulağımda tutuyor oluşumdan yememiş olacak ki tekmelemeye devam etti. tamamen pestilimin çıktığından emin olunca senin gibi adamın kalıbını gibeyim. küçücük çocuktan ne istiyorsun avradını gibtiğim? diye bağırıp odayı terk etti. michelle rodriguez'e hakaret edişi biraz fazla olmuştu. fakat tepki koyacak gücü o an kendimde bulamıyordum. bayılmadan önce kulağımda yankılanan son ses yapma salim! anlayışlı ol, biliyorsun çocuğu.. ne yaptın? diye bağıran oç halamın sesiydi.
not: michelle rodriguez, angela merkel ile nicolas sarkozy'i yatakta basmış. kendisi söyledi...
uyandığımda yatağımdaydım. annem malı başımdaydı... her tarafım acıyordu. oğlum nasıl oldun? ağrın var mı? diye sordu. ''because destiny john, is a fickle bitch.'' diyerek lost'a olan özlemimi vurgulayan bir yanıt verdim. aç mısın? hazırlayım mı bir şeyler? dedi. eti cinlerimi küvete sakladığımı, ordan almasını rica ettim. abur cubur olmaz dur bir şeyler hazırlayım deyip gitti mal ya... doğrulmaya çalıştım fakat her tarafım acıyordu. aldım bilgisayarı kucağıma inci'ye girdim. serkan inci ve joe biden'dan ses yoktu.. birkaç ateist, birkaç şakirt başlık açıp gereksiz tartışmalara girdim. provokatif söylemlerde bulunup ortalığı karıştırmaya çalıştım. daha sonra enrique iglesias'ın hero klibini izleyip biraz kendime gelmeye çalıştım. vikipedi'den lüzumsuz bilgiler edindim. babam oç geldi.. onu görünce hatırladım kulaklarım yerinde mi diye kontrol ettim. uyandın mı lan? halini hatrını sormaya geldim bak itlik yapma dedi. konuyu değiştirmek için 2. dünya savaşı sırasında 4. enternasyonalde gerçekleşen kopmalardan bahsettim. halmla ekrem oç geldi o sırada... ekrem'in hemen odadan çıkmasını rica ettim. halam oğlum derdin ne bu çocukla? rahatsızsan eğer söyle gidelim bu evden? dedi. gitmeyin hala, giderseniz mehmet amca'ya ayıp olur dedim. fakat ekrem'in kendisine çeki düzen vermesi gerektiğinden bahsettim. manevi babam oç lan küçücük çocukla derdin ne senin? delirtecen lan sen beni diye çıkıştı. fikirlerini önemsemediğimi anlaması için cyndi lauper'ın time after time şarkısını mırıldandım. daha sonra annem elinde tepsiyle geldi ve hadi biraz atıştır dedi. anne tepsi fobim olduğunu bilmiyor musun? merve'nin kapısıyla arkamdan konuşuyorlarmış. getirme şunu odama diye bağırdım. fakat bir kez taviz vermekten zarar çıkmazdı. çünkü çok açtım... böyle uyumluluklarım vardır. beynimin derinlerinde, aklımın labirentlerinde çok özel şeyler yaşasam da insanlara ve tepsilere karşı gerektiğinde anlayışlı olur, durumu sorun etmemeye çalışırım. herkes odamı terk ettikten sonra karnımı doyurdum ve tepsiyi kapının önüne koydum.
not: benjamin linus ile troçki zamanında çok sevişmiş. eminim...
daha sonra ankaralı yasemin'nden şoför abi'yi dinleyip aşağı kata indim. ekrem oç ortalarda görünmüyordu. sanırım savaşı kazanmıştım. merve'nin odasına gittim. beni kapı karşıladı. sen benle ilgili tepsiyle ileri geri ne konuşuyomuşun birader? deyip sert durdum. böyle zekiliklerim vardır. beynimin gösterim hücreleri gelişmiş olduğundan istediğim an istediğim görüntüyü takınıp, insanların ve kapıların ona göre davranmalarını sağlarım. utanmış olacak ki cevap veremedi oç.. kapıyı tıklatıp merve'nin dışarı çıkmasını istedim. ne var abi? dedi. bu göğüslerin hali ne? bıktım senden.. ben sırf senin gelişimin için bu evden ayrılmıyorum. bu kadar dayağı o yüzden yiyorum. şu göğüslerini artık büyütmenin bir yolunu bul, yoksa elimle ben sündürecem dedim. burcu atıldı ordan ne diyorsun abi sen? diye. bu işten kendini sıyıramazsın burcu, seninkilerin de güdümlü füze olmadığı çok açık dedim. güdümlü ne abi? dedi. ben de bilmiyorum dedim. gerekli uyarıları yaptığımdan bir şekilde bağlayıp odama çıkmalıydım. lars ulrich dave lombardo'nun taşağını yisin di mi yaaaa?? dedim. cevap vermediler.. fırsattan istifade odama fırladım.
not: ankaralı yasemin dave lombardo ile dikmen'de buluşuyormuş.
babamı aldım karşıma. sen beni neden sürekli dövüyorsun oç? dedim patlattım bir tane. sonra bir kafa gömdüm, iyice mayıştı. yere yığılınca tekmelemeye başladım. acımıyordum... ağzı burnu her yer kan içindeydi. michelle rodriguez geldi, yapma aşkım değmez dedi. annemin neden çıplak oturduğuna anlam veremiyordum.. derken uyandım. baktım saat sabah 9 olmuş. gördüğüm rüyanın etkisiyle ter içindeydim. bir duş alıp kendime geldim. enrique iglesias'ın hero klibini harun kolçak'ın gir kanıma dansıyla süsledim. aşağı indim baktım halamlar valiz hazırlıyor. ekrem oç hiç yüzüme bile bakamıyordu, tek çaresi evi terk etmek olmuştu. böyle kuva-yi milliyeliklerim vardır. aklım ve yüreğim sayesinde girdiğim savaşlarda ustaca savaşır, kazanmak için elimden geleni yaparım. oo gidiyor musunuz hala? dedim. evet evladım, sağol her şey için diye karşılık verdi. gergin atmosferi dağıtmak için gidin tabi ya eniştem evde düz duvara tırmanıyodur ehehe dedim. hiç cevap vermeyip son hazırlıklarını tamamladı. babam arkaürecekmiş bunları terminale, bir an önce çıkalım deyip vedalaşarak gittiler. artık zaferim resmileştiğinden kutlamalar başlamalıydı. kapı kapanır kapanmaz telefondan quenn'den we are the champions açtım. ellerimi iki yana açtıktan sonra ortada kavuşturdum, kafamı yere koyup bir takla attım. daha sonra çoraplarımı çıkarıp halı üzerinde moonwalk yaparak figürlerimi tamamladım. müziğin ruhuna uygun olarak ağır çekimde ağlayarak seviniyor gibi yaptım. annem sanırım hareketlerime anlam verememişti. mal mal bakıyordu amk.. ruhsuz bu kadın.
not: freddie mercury ile harun kolçak arasında bir ilişki olabilir. çok meşgul olmasam bu durumu araştırabilirdim.
submitted by Cratix16 to kopyamakarna [link] [comments]


2020.07.03 02:00 Cratix16 Annem Babama Nasıl Verdi Acaba Neler Hissetti! Part 3

akşam incide takılıyordum ki babam bini çıktı yanıma kapıyı tıklattı.. okan mı beyaz mı? diye sordum. ikisinin de amk aç kapıyı dedi. doğru cevabı verdiğinden açtım kapıyı. lan bu ne hal? diye bağırdı. ne var halimde? dedim. oğlum delirtme çıkar şunları diyor. taktığım sütyeni kastediyormuş amk.. bu herifin dar kafalılığı öldürecek beni. baba merve'ye aldım takmadı, o kadar para verdim. boşa mı gitsin? tasarruf yapıyorum dedim. tasarrufunu giberim diye bağırınca çıkarmak zorunda kaldım. tek tek tuvaletleri gezip boşa su akıyor mu? diye kontrol etmeyi biliyor oç. biz tasarruf yapınca suçlu oluyoruz. takacak ya bana, bahane arıyor. konuyu değiştirmek için zaman lerzan mutlu'yu ne kadar değiştirmiş, farkında mısın? diye sordum, giblemedi. böyle zekiliklerim vardır. aşırı bir tepki aldığımda olayı yumuşatmak için parlak zekamı devreye sokarım. ters ters bakıyor amk.. sen ne demeye geldin baba? dedim. demiyorum lan sana bir şey baba da deme bana amk dedi ve çıktı. oha amk itirafı kest. delirmek üzereydim.. babam kimdi benim amk? bu konuyu hemen açıklığa kavuşturmalı, incide arkamdan konuşulanları haklı çıkarmamalıydım.
not: lerzan mutlu annem olabilir.
hemen indim aşağıya sordum anneme. benim babam kim? dedim. mal mal konuşma git başımdan diyor. babam babam olmadığını iddia ediyor, kim benim babam cevapla çabuk, yoksa bida odama almam seni dedim. öyle deyince tırsmış olacak gitti babama sen ne dedin bu çocuğa? diye çıkıştı. ben biraz uzaklaştım, dayaktan korktuğum için. zaten duydum sonra babam yakışıksız ifadeler dillendiriyordu hakkımda. bunlardan bir gib çıkmayacaktı, kendi yöntemlerimle öğrenmeliydim. merve'nin yanına gittim. kapıyla küs olduğumuzdan ona bir şey söylemedim ve tıklattım. zaten onla harcayacak zamanım da yoktu. merve açtı kapıyı, ne var? dedi. önce benimle insan gibi konuşmasını, daha sonra göğüslerinin bir ara fotoğrafını çekmemiz gerektiğini, bir iş için lazım olduğunu tembihledim. git abi pff xs gibilerinden bir şey söyleyecek oldu, tuttum saçından. söyle, geçen saklayıp da söyleyemediğin şey neydi? benim gerçek babam kim? annem başka kimlere veriyor? dedim. sesi çıkmadı.. söyle çabuk yoksa nermin'in face profiline yine mesut yar'ın kilo vermeden önceki hallerinin fotoğraflarını atarım diye tehdit ettim, defol diye karşılık verdi. bu kız tam bir kevaşe.. artık anlaşılmıştı, aile içinden doğru cevap gelmeyecekti. bir an önce farklı yollara yönelmeliydim.
not: aradığım sorunun cevabı nermin'de olabilir.
sabaha kadar gözüme uyku girmedi. face'den, twitter'dan ve inci'den çeşitli duyurular yaptım. babamın kim olduğunu bilenlerin acil bana ulaşması gerektiğini yazdım. küfürle cevap verenlere gerekli tepkileri verip evden fırladım. 1. kata indim, yine o kadın çıktı. eşiniz evde mi? dedim. hayır dedi. oha bu saatte gelmedi mi hala? diye bağırdım. herif ağır tokmakçı amk evine bile uğramıyor. saçmalama işe gitti dedi. yemedim tabiki ama onla uğraşamazdım. sizin kocanız benim annemi gibmiş doğru mu? dedim. ne diyorsun sen defol git falan dedi küfür müfür bir şeyler saydırdı. dur kapatma kapıyı cevap ver dedim, kapattı huur kapıyı. annemin tadına varmış biri bu karıya katlanıyor olamaz deyip babamın bu adam olmadığına karar verdim. karşı komşu firuze teyzenin kapısını çaldım. eşiniz evde mi? diye sordum.. yok dedi. kocanızı kastediyorum, evde mi? dedim. yok evladım diye karşılık verdi. firuze teyze belanızı gibtirmeyin hepinizin eşi mi memur amk saat 8 buçuk deyince, bir şeylerden korkuyor olmalı ki kapıyı hakaret ederek kapattı. firuze teyzenin kocası ihtimalini aklımda tutmalıydım. firuze teyze bir şeyler saklıyor gibiydi. sıra 2. kattaki dairelere gelmişti.
not: 1. kattaki kadının adını hala bilmiyorum.
  1. kattakilerden birini tanıyorum da 4 numaraya hiç gitmemiştim. o yüzden önce tanıdığımdan başlayıp aradaki samimiyeti kullanmaya karar verdim. kapıyı çaldım, aramızdaki samimiyete olan inancından dolayı açtı kapıyı. aramızdaki samimiyete güvenerek nassın mehtap teyze görünmüyon? dedim. beni görmekten şaşırmış olacak ki ters ters baktı. kocanız annemi gibmiş doğru mu? diye sordum. sorgu tekniğidir bu, annem itiraf etmiş gibi yapıp lafı alacaktım ağzından. böyle zekiliklerim vardır. insanlara aklımla küçük oyunlar oynar, keskin zekam karşısında çırpınışlarını izlerim. lafı değiştirmek için terbiyesizlik yapma oğlum git işine hadi deyip kapıyı kapattı. bunların hepsi niye böyle davranıyor amk? 1 insan gibi sohbet edebilen olmaz mı koca apartmanda.. kocasından şüpheleniyor belli ki. bu ihtimali de cebe koyup 4 numaraya gittim. çaldım kapıyı benim yaşlarımda bir kız açtı. eşiniz evde mi? dedim. eşim yok benim, neden sordunuz? dedi. kocanızı kastediyorum hanımefendi, evde mi çabuk diye ısrar ettim. öğrenciyiz biz söyle ne söyleyeceksen diyor. bir an öğrenci ve kız olduğunu aklıma getirince çok heyecanlandım ve birkaç saniye aralıksız bakıştık. fakat benden hoşlanıyor olması, sorgu tekniğimden kaçabileceği anlsevgi gelmiyordu. babanız annemi bafilemiş doğru mu? dedim, gülüyor amk. oha bulmuştum galiba.. bu diğerleri gibi kapıyı kapatmamıştı. tabi bu benden hoşlanıyor olmasından da kaynaklanabilirdi ama gözlerinden babasını saklamak istediği gerçeğini okudum. bak dedim ayağını denk al, şahsi meselemizi sonra halledelim dedim ve babasının msn adresini istedim. uğraşamam senle deyip kapıyı kapattı. nihayet elime gerçekçi deliller geçmişti. ayrıca behzat ç'deki şule'den sonra ilk kez bir kızın benden hoşlandığını hissetmiştim. bu da olumlu bir gelişmeydi. neyse edindiğim bilgileri aklımda tutup 3. kattakileri sorguya çekmek vardı sırada.
    not: mehtap teyze ve erdal beşikçioğlu liseden sınıf arkadaşı olabilir.
  2. kattaki sinirli teyze biraz beni korkutsa da kapıyı çalmak zorundaydım. açtı ne var? dedi. olaya yumuşak girmek için natalie portman'ın léon'daki halini hatırlıyor musunuz? dedim. anlamadım? evladım işim var noldu? dedi. acelesi kendini ele veriyordu açıkçası. bu tavrı şüphelerimi artırmıştı. hanımefendi dalga geçmeyin benle, kocanız nerde? dedim. napacan kocamı? diyor. aklı sıra lafı değiştirecek oç. kadın biraz yaşlı olduğundan sorumu dikkatli sordum. muhterem beyefendinin validem ile vakt-i zamanında izdivaç ettiğini teferrüc ediyorum dedim. söylediğime cevap vermeyip lafı değiştirmeye çalıştı. annenin haberi var mı geldiğinden? dedi. sanane annemden oç deyip ondan önce kapıyı ben kapattım. sonra da açmadı oç. şüpheliler listeme eklenmekten kurtaramamıştı kocasını... karşı daireye geçtim. kapıyı tıklattım. kapıyı açan kadına ''oha siz burada mı oturuyordunuz? kapıcı sanıyordum sizi.'' dedim. ne diyorsun sen? falan bir şeyler geveledi. eşiniz evde mi dedim. yok bana söyle ne söyleyeceksen bebek içeride yalnız dedi. bebek kimden? diye sorunca biraz sinirlenip kapıyı kapattı. bu millet mal amk. babam tembihlemiş herhalde hepsine, konuşmayın demiş. bu adam tam bir oç, böyle bir şeyi benden saklayabileceğini nasıl düşünür? neyse şimdi gitmem gereken tek bir adres kalmıştı. firuze teyze.. fazla beklemeden bizim kata çıktım.
not: bebek önder açıkbaş'tan galiba.
bizim kata çıkıp firuze teyzelerin kapısını çaldım. firuze teyze kapıyı açınca bir şey söylemesine izin vermeden ''haykırmaaaak istiyoruoooğğmmmm konuşamıyorum'' eserini ilhan irem'in tarzıyla seslendirmeye başladım. bu daha samimi bir sohbet gerçekleştirmemizi sağlayabilirdi. noldu evladım yine? dedi. bakın firuze teyze sevişmek doğal bir şey ve insanın bir ihtiyacı. günümüzde yıldız tilbe bile sevişiyor dedim. oğlum git hiç sırası değil dedi. ne sırası değil? bu saatte görmeyin siz de şu işi kardeşim dedim. kapıyı kapatıyordu ki koydum ayağımı araya korkmasını sağladım. bildiğiniz gibi böyle çevikliklerim ve böyle zekiliklerim vardır. bu hareketimde iki yeteneğimi bir potada erittim. napıyorsun oğlum sen? git evine yürü dedi. eşiniz annemi emmiş doğru mu? dedim. anlamadığım birkaç arapça cümle söyleyerek kapıyı kapattı ve kafamı karıştırdığını sandı. fakat bu hareketleriyle kendini ele vermiş oldu. çünkü firuze teyzenin arapça bilme ihtimali çok düşüktü. böyle basit hamlelerle aklımı karıştırmayacağından şüpheliler listeme kocasını ekletmekten kaçamadı. yeterli bilgiyi toplamıştım. şimdi eve gidip taylor swift'in love story şarkısı eşliğinde bir durum değerlendirmesi yapacaktım. kapıyı çaldım, annem açtı. nereden geliyorsun? diye sordu. konuyu değiştirmek için defne joy foster öldü 3 gün yas tuttunuz, 30 şehit öldü şimdi neredesiniz? dedim. mal mal baktı, fırsattan istifade odamın yolunu tuttum.
not: ilhan irem, taylor swift'e kanye west'in yaptığı ayıbı yapmazdı.
harun kolçak posterimi ters çevirip duvara astım. şüphelilerin isimlerini, yaşlarını, duyabildiğim kadarıyla haftalık sevişme sayılarını yazdım. o sırada babam geldi, kapıyı tıklattı. gel lan kahvaltı yap dedi. yeterli eti cinim olduğunu, kapımın önünü derhal terk etmesse merdivenlerle konuşacağımı, bir daha onu üst kata çıkarmayacağımı söyledim. öyle deyince korkmuş olacak ki hiçbir şey demeden aşağı indi. elimdeki delilleri ve düşündüklerimi facebook, twitter, inci'de paylaştım. msn iletimi ''alem arka olmuş.'' yaptım. insanlardan yardım istedim. fakat herkes oçlik peşinde olduğu için gerekli küfürleri gerekli yerlere iletip sosyal ortamdan da umudumu kestim. neden herkes bana karşı amk bir anlasam... daha sonra kapım çalındı, gelen merveydi. şaşırdım amk hangi dağda kurt öldü? diye sorup biraz gülümsedim. abi açar mısın kapıyı? dedi. önce soruma cevap ver dedim. abi aç şu kapıyı diye bağırınca daha fazla sinirlendirmemek için kapıyı açtım ve hangi dağda kurt öldü? derken gerçek bir soru sormadığımı, kendisine bir espri yaptığımı belirttim. yoksa 12 yaşında kız nerden bilsin amk nerde kim öldü * böyle esprili anlarım vardır. sivri zekamla beklenmedik espriler yapar, insanları aralıksız güldürürüm. neyse derdin ne merve? sütyensiz birini odama almadığımı biliyorsun, acele et dedim. bir fotoğraf çıkarıp, abi bu iğrenç şeyi niye yatağımın altına koydun? dedi. o iğrenç dediği şeyin david fincher'ın 25 kare tekniği olduğunu ve fight club'ın final sahnesinde bulunduğunu belirttim. merve iyi kız, hoş kız da cahil biraz galiba.. bir daha yapma böyle şeyler yeter artık dedi. konuyu değiştirmek için bu yaşar nuri öztürk saba tümer'e neden bu kadar sinirli? diye sordum. aklı karışmış olacak ki cevap vermeden çıktı odadan. ben de işime bakmaya devam ettim.
not: helena bonham carter yaşar nuri öztürk'ten hoşlanıyor. ikisinin de 3 ismi var.
duvardaki yazdıklarıma bakarak bir süre düşündüm. daha sonra benden hoşlanan öğrenci kızla şükran teyzenin akraba olduklarını farkettim. bu da firuze teyzenin kocasının benim babam olma ihtimalini kuvvetlendiriyordu. indim aşağıya annem mutfakta bir şeylerle uğraşıyordu. anne firuze teyzenin kocasıyla nereden tanışıyorsunuz? dedim daha mevzuya girmeden. böyle zekiliklerim vardır. konuya farklı bir yerden girer, karşımdaki insanın aklımın oltasına düşmesini beklerim. fakat annem git başımdan, uğraşamam gibi basit kelimelerle beni başından atmaya çalıştı. yemedim tabiki, ama yine de çok üstüne gitmeden lafı ağzından alıyım diye kim kardashian'ın en küçük kız kardeşinin model olmak istediğinden bahsettim. yine aynı basitlikte cümlelerle lafı geçiştirmeye çalışınca kafasını karıştırmak için requim for a dream'in ne kadar overrated bir film olduğundan bahsettim ona. fakat kadına işlemiyordu. anlaşılmıştı, çözülmesi için biraz daha zaman vardı. ben de yukarı çıkıp biraz kafamı dağıtmalı, başka şeylere yoğunlaşmalıydım. bu kadar düşünmek bana bile fazla gelmişti. inci'ye girip semiha berksoy ferresi yolla diyene yolluyorum başlığı açtım. pek ilgi görmeyince twitter'a girip birkaç güldüren şaka yaptım. kimse rtlemeyince face'e girip liseden arkadaşım pelin'in duvarına halil sezai paracıklıoğlu senden hoşlanıyor yazdım. 2 dakika sonra kaldırdı gönderimi oç. herkes bana karşı amk böyle dünyanın necati ateş'ini gibiyim deyip uykuya dalmaya karar verdim ve yatağa yattım. bir an önce sabah olmasını ve planlarımı hayata geçirmeyi istiyordum.
not: pelin kim kardashian'ın erkek kardeşine veriyor. eminim...
sabah kalktım erkenden reserved ne demek ola ki amk? diye düşündüm biraz. daha sonra quentin tarantino'nun adını hatırlayamadığım bir filmine gönderme olduğuna karar verip işe koyulmayı tercih ettim. merve'nin odasına inip biraz kapıyla dertleşmek istedim, fakat cevap vermedi oç. tüm dünya bana karşı birleşmiş amk deyip eticin+cappy i mideye indirdikten sonra firuze teyzelerin daireye indim. kapıyı tıkladım, açan olmadı. fakat içerde ayak sesleri vardı amk uyuyor olamazlardı. böyle zekiliklerim vardır, şeytanı ayrıntıda arar, aklımı kullanarak yerinde gözlemler yaparım. açmaları için kapıyı daha sert vurmaya başladıktan sonra firuze teyze açtı kapıyı. bir şey dememe izin vermeden bak çıkacam söyleyecem artık sizinkilere yeter böyle oğlum, acıyorum ses çıkarmıyorum dedim. sen kimsin bana acıyorsun firuzan teyze? kocanı çağır dedim. adını firuzan olarak telaffuz ettim ki onu önemsemiyor gibi bir görüntü verip, karşımda ezilmesini sağlayım. böyle hınzırlıklarım vardır. kocamı çağırırsam dayak yersin, git bak dedi. babam değil mi? döver de, sever de.. karışmayın çağırın dedim. ne diyorsun oğlum sen, çık elimi belada koyma diyor oç. eğer kocasını çağırmassa zabıta ya da pakize suda'yı çağıracağımı belirttim. fakat kadın oralı olmadı.. yetmezmiş gibi kapıyı yüzüme kapattı. oğlunuz büyüyünce önder açıkbaş gibi olacak hepiniz oç siniz deyip bizim daireye çıktım. konuyu manevi babama açma vakti gelmişti.
not: reservedla ilgili filmde pakize suda oynuyordu galiba.
kahvaltı masasına oturup bir süre herkesin uyanmasını bekledim. o sırada abraham lincoln'ün annemle ne ilgisi olabilir? diye düşündüm. neyse ki ilk uyanan babam oldu. napıyon lan burda? uyumadın mı? dedi. uyuduğumu, çünkü beynimin en fazla uyurken geliştiğini belirttim. beynini gibiyim gibilerinden ucuz bir laf etti. bu adamın aklı sıra benle taşak geçmesi çok sinirlerimi bozuyor. manevi babam olduğunu öğrendikten sonra bıçaklamayı düşünmüyor değilim. neyse buna daha fazla takılmayıp onu popülasyon genetiğinin kurucuları ingiliz biyologlar ronald fisher ve j.b.s. haldane için 1 dakikalık saygı duruşuna davet ettim. giblemedi oç.. tabi ben hiç bozmadan duygulu bir 1 dakika yaşadıktan sonra konuya girmeye çalıştım. fakat bu oç döver diye yavaş yavaş bahsetmeliydim içimdekilerden. ilk insan ademse ya bu kızını gibti, ya da oğulları kız kardeşlerini? diyerek bir sohbet konusu açmaya çalıştım. sabah sabah sürünme yine.. diyince olayı mantık boyutundan şiddet boyutuna taşımamak için lafı uzatmadım. önce sevecen olmalıydım. bak dedim sen de bu yaşıma kadar büyüttün ettin, aç susuz koymadın eti cinim ekgib olmadı sağol dedim. ne diyon sen amk? diyor oç hala işin gırgırında. baba, bak hala baba diyorum sana. sen kim olduğunu söylemedin ama ben gerçek babamı buldum dedim. ilk başta şaşırdı, sonra zekama şaşırmış olacak ki hafif gülümsedi. kimmiş? dedi joe biden dedim. oç kahkaha atıyor karşımda. ne gülüyorsun amk baktım netten ben joe biden türkiye'yi başkan yardımcısı olmadan önce defalarca ziyaret etmiş dedim. oğlum bak sinirleniyorum, gibtir git diyor bana muallaknin evladı. hayır dedemi tanımasam manevi babama böyle söylememem gerektiğini düşünücem. ama biliyorum dedemi, kesin muallaknin evladı bu. az önce buraya gelip düşünmeye başlayana kadar firuze teyzenin kocası sanıyordum. o da bafiliyor annemi ama benim babam o değil, az önce düşününce farkettim dedim. ayağa kalktı bu hiçbir şey demeden üzerime yürüdü. şiddet çözüm değil, mantıklı ol. joe biden olmayacak da kim olacak? bunu daha önce düşünmemiş olmam saçma değil mi? diyecektim saç.. diyebildim. ağzıma burnuma daldı amk. bu kez farklı oldu biraz. 1 dişim kırıldı, gözüm 10 dakika içinde hafif morlaştı. elmacık kemiklerim çok acıyordu. vurdukça da kesmedi öncekiler gibi oç. neyse bıraktı gidiyordu sen benim maddi babam değilsin dövemezsin beni diye bağırdım. maddi o anlamda kullanılmaz gerizekalı diye yanıt verip odasına gitti. hmmmm bunu biraz düşünmeliydim.
not: ronald fisher, joe biden'ı duşta seyretmiş.
bir süre burnumdan yere damlayan kanları izleyip kafamda robert downey jr.'ın sherlock holmes performansını değerlendirdim. annem uyanmış amk o geldi ne oldu yine? ne bu halin? salim allah belanı versin deyip ağlamaya başladı. haltları sen yiyorsun, dayağını ben yiyorum anne dedim. ne yaptın yine gerizekalı? sorusuyla karşılık verdi. joe biden'ın babam olduğunu manevi babama söylediğimi belirttim. gözlerinden okudum bir yıllar öncesine gitti.. hiçbir şey demedi, ilk yardım gereçlerini getirdi. bunların yararı olmayacağını, acil bana merve'nin ojelerinin lazım olduğunu söyledim, takmadı. benim de kalkıp onları getirecek halim yoktu açıkçası. her tarafım acıyordu. daha sonra babam oç geldi annemle sırtladılar beni odama taşıdılar. güya şefkatli görünüp joe biden'ı aramama, onları terk etmeme engel olacak oç. ama yağma yok.. iyileştikten sonra ona gününü göstermeye karar verdim. gözlerim dolacak gibi oldu, kendimi tutmak için youtube'a girip harun kolçak'ın ''gir kanıma'' klibini izledim. biraz daha iyiydim.. biraz kafamı farklı şeylere odaklamam gerekiyordu yine. zeki insanların da dinlenmeye ihtiyacı vardır. o yüzden kafamdaki bir diğer önemli soru önder açıkbaş nasıl ünlü oldu? ya yeniden cevap aramaya çalıştım. kendisinin okan bayülgen ile eşit iq'da olduğunda bir kez daha karar kıldım ama dediğim gibi bunu zaten biliyordum. bana daha farklı argümanlar lazımdı.
not: babam oç önder açıkbaş'a kızıyor, sinirini bizden çıkarıyor.
neyse google görsellerden ibrahim erkal fotoğraflarına bakıp sakinleştikten sonra youtube'a girip mustafa karadeniz kamera şakaları izledim. artık iyiydim... şimdi joe biden'a ulaşmak lazımdı. twitter'da kendisini followlayıp birkaç mention attım. facebook duvarıma joe biden beni bul, konuşmamız gerek yazarak telefon numaramı paylaştım. son olarak serkan inci'ye pm atıp beni joe biden ile tanıştırmasını rica ettim. bu ikilinin liseden arkadaş olduğunu düşünürken keşfetmiştim. her tarafım ağrıdığından aşağı inemezdim. anneme seslenip gelmesini söyledim. gelince robert plant'in vokalistliğini yaptığı efsane ingiliz rock grubunun ismini sordum. bilemedi cahil oç... yine de içeri aldım çünkü durum ciddiydi. annem içeri girince manidar olsun diye youtube'dan metin ışık'ın lay lay lom eserini açtım. böyle zekiliklerim vardır. yaptığım eylemlerle insanlara mesajlar verir, onları beynimin labirentlerine davet ederim. ne diyorsun söyle çabuk? bir ihtiyacın mı var? dedi. anne joe biden'a acil ulaşmam lazım. telefon numarası vardır sende, versene.. dedim. hiçbir şey demeden çıktı odadan oç. beni peydahlamayı biliyorsun. o zaman bazı sorulara da cevap vereceksin amk. neyse ben yeteri kadar zekiydim, kimseye ihtiyacım yoktu. açtım yeniden twitter'ı baktım beni ne followlamış, ne sorduğuma cevap vermiş. bu beni biraz üzdü. herkesten sonra onun da bana sırtını dönmesi fazla ağır olmuştu. tavrımı anlasın, kendine çeki düzen versin diye son kez ''followa follow aqar agaaaaaaa'' yazıp kendisini unfollowladım. baktım facebook'taki çağrıma da cevap verdiği yok, dikkat çekmek için gönderimin altına ''a tempest of siblings, business and fame engulf olympic decathlete bruce jenner and paparazzi fave kim kardashian as their huge hollywood families collide.'' yazdım. hani adam ingilizce biliyor ya.. o açıdan. böyle zekiliklerim vardır. her bireyi kendi başına, kendi şartlarıyla değerlendirip onları aklımın kapanına sokarım. inci'deki inboxım da hala boş olduğuna göre biraz daha beklemem gerektiğine, bu sırada hegel şükran teyze akrabalığının ne anlama geldiğini düşünebileceğime karar verdim.
not: mustafa karadeniz hegel'i çok komik şakalardı.
sağ dizimdeki, dirseklerimdeki ve elmacık kemiğimin üst kısımlarındaki morluklara merve'nin daha önce kaçırdığım ojesini sürüp biraz dinlenmeye çekildim. 2-3 saatlik bir uyku çektikten sonra inci'ye girdim. inboxım hala boştu. serkan inci'ye sen git hala fakir gibi dilen, bir işimize yardımcı olma oç yazdıktan sonra balkona çıkıp ela'nın gelmesini bekledim. bir kere de sözünde dur amk kızı yaralıyız bir de. tam 45 dakika bekletti. ben de daha fazla beklemedim ki tavrımı anlasın. böyle zekiliklerim vardır. gerekli durumlarda sinirimi beynimin kıvrımlarıyla harmanlayıp ortaya akıl ürünü, zekice tepkiler çıkartırım. kapım tıklandı, gelen manevi babammış. steven spielberg mü? david lynch mi? diye sordum. gibtirme onları bana aç şu kapıyı dedi. bu adamda gelişme var amk. bu ara hiçbir soruyu kaçırmıyor. doğru yanıtı duyar duymaz açtım kapıyı. buyur ne vardı? dedim. oğlum bir an aşırı sinirlendim, böyle olsun istemezdim, kusura bakma dedi. joe biden'a ulaşacağımı anlayınca arkaü tutuştu oç nin. yine de asıl niyetini anlamamazlıktan gelerek olur böyle şeyler baba dedim. aferin bak, yarak yarak konuşma adam ol şöyle diyor. güzel ortamı bozmamak, lafı değiştirmek için dostoyevski'deki st. petersburg tasvirleri başka kimde var allasen? diye sordum. aval aval baktı. bak baba dedim, madem yapıcı konuşuyoruz. ben önemli değilim, artık düşünme beni.. ben bakarım başımın çaresine dedim. aferin oğlum dedi. ama merve adına endişeleniyorum baba, face'den sınıfındaki erkek arkadaşlarıyla konuştum kimseyle sevişmemiş dedim. daha lafa devam edecektim kalktı gidiyor saygısız oç.. dur dedim nereye gidiyorsun amk? almayım ayağımın altına bak zor tutuyorum kendimi diyor. bu adamın pgibolojik desteğe ihtiyacı var amk. olur olmaz yerde dayak atmaya çalışıyor. merdivenlerden inerken annen yemek hazırladı getirsin odana söyleyim de dedi. annemden sanane oç deyip kapıyı kapattım, üzerine kitledim.
not: ela'yı david lynch'e yar etmem. niyetlerinin farkındayım ama bu asla olmayacak.
baktım face'e, twitter'a joe biden'dan hala ses yok. bu annem de 1 kere olsun adam gibi adama vermiyor amk. babam olma ihtimali olan herkes oç. neyse çıktı annem yemek getirdim aç kapıyı diyor. önder açıkbaş nasıl ünlü oldu? dedim. oğlum aç kapıyı uğraşamam senle diye karşlık verdi. fakat yağma yoktu. şu sorularıma bu evde artık cevap verilecek amk. ciddi bir şey soruyorum, önder açıkbaş nasıl ünlü oldu? diyerek sorumu tekrarladım. buraya bırakıyorum yemeği alırsın dedi. açtım kapıyı pilav nohut var.. üzerine vişneli cappy döküp afiyetle yedim. tam hatırlayamadığım bir şeye sinirlenip boşların olduğu tepsiyi yatağın altına sakladım. harun kolçak'ın gir kanıma klibini izleyip sakinleştikten sonra yeniden joe biden'ı bulmanın yollarını aradım. birden joe biden'ın bizim apartmandaki öğrenci kızın akrabası olduğu aklıma geldi. o kızla hemen konuşmalıydım. evden çıkmama izin vermeyeceklerinden üst kattan sıvışmaya karar verdim. böyle zekiliklerim vardır. insanların benim üzerimde kurmaya çalıştıkları baskıya, onlara akıl oyunları yapıp, beklenmedik anda beklenmedik eylemlerde bulunarak cevap veririm. yürümekte zorlandığım için kızın katına inmem 15 dakikamı aldı. ama sonunda varmıştım. tıkladım kapıyı, açtı. konuya alakalı bir yerden girmek için bu model grubunun solisti neden spastik kız çocuğu taklidi yapıyor? diye sordum, gülümsedi. bu olumlu bir gelişmeydi, balık oltaya geliyordu. ne vardı? dedi. joe biden'ın telefon numarası lazım dedim. o kim? diyor amk. yeni nesil ecdadını akrabasını tanımıyor ayıp oç dedim. şaşırmış görünüyordu.. daha sonra anlamlı bir sosyal mesaj vermek için ''ecdad tarih yazmış, torun okumaktan aciz.'' diye bağırdım. ehehe ne kullanıyorsan aynısından istiyorum deyip kapıyı kapattı. oha! oha oha oha oha wowwww... ekşici lan bu dedim. espriyi kest dedim. telefon numarasını alamasam da kızın ekşici olduğu bilgisine ulaştım. bu da joe biden ile ekşiyi direk ilişkili kılıyordu. zaten daha önce şüphelendiğim bir durum olduğundan bir an önce odama çıkıp bunun üzerine düşünmeye karar verdim. yaklaşık yarım saat sonra kimseye farkettirmeden odamdaydım.
not: öğrenci kız geceleri evinde harun kolçak'ı misafir ediyor.
daha sonra odamda enrique iglesias'ın hero klibini izlerken joe biden-ekşi ilişkisini düşündüm bir süre. tüm bu karışıklığın arkasından roberto baggio'nun çıkabileceğini tahmin ediyordum. twitter'da ve facebook'ta durumumumu edit:imla diye güncellendim. birkaç film izledim beğenmedim, birkaç şarkı dinledim ağır eleştirdim. aralarına sızarsam belki daha kolay çözülürler diye düşündüm. böyle zekiliklerim vardır. insanlara yakın davranıp bana güvenmelerini sağladıktan sonra onları beynimin duvarlarına hapsederek istediklerimi vermelerini sağlarım. fakat 2 saat boyunca kimseden ses çıkmamıştı. merve'nin odasına inip konuyu kapıya açmaya karar verdim. indim aşağıya, bak dedim kapı; aramızda çeşitli gerginlikler, hoş olmayan olaylar yaşandı. gel geçmişe bir sünger çekelim. dedim. hiç cevap vermedi oç. yine de büyüklük bende kalmalıydı. eğer barışmak istersen ben odamdayım, harun kolçak dinleyip birbirimize el şakası yaparız dedim. tamam gibilerinden kolunu oynattı. merve açtı kapıyı.. napıyorsun abi burda? diyor. hiç dedim bir meseleyi hallettik. bak merve dedim kaç gündür babamı arıyorum ve kendisine ulaşmama ramak kaldı. ona ulaştıktan sonra sizi terk edecem. aklım sende kalarak gitmeyim, şu aldığım sütyenleri kullan artık dedim. bak çağırırım babamı? diye tehdit ediyor oç. hemen konuyu değiştirdim. bu egemen bağış ne komik adam değil mi? seviyorum vallahi dedim. o kim abi diyor cahil oç. hem sütyensizsin, hem cahil daha fazla muhattap olamam deyip odayı terk ettim. giderken kapıya selamımı çaktım. daha sonra apartmandaki daireleri gezip behzat ç. izleyip izlemediklerini sordum. verilen cevaplara göre apartmandaki oçlik oranını hesapladım. sonuçlar beni üzmüştü.
not: roberto baggio ve akbaba aynı kızdan hoşlanıyorlar.
ertesi gün akşsevgi kadar incide takıldım, eti cin yedim, ela'yı bekledim vs.. akşam olduğunda aşağı indim. herkes salondayken mandalina aşıracaktım. sesimi duymuş olacaklar ki manevi babam salona çağırdı, gittim. ne vardı? dedim. gel yanımızda otur, dizi izleyelim dedi. arkaü tutuştu oç nun.. yine de annemin hatırına oturdum. hiç ağzımı açmadan 20 dakika bekledim. daha sonra fatmagül'ün teyzesine sinirlenip masanın üstündeki bardağı televizyona fırlatınca babam elinin tersiyle suratıma bir tane yapıştırıp odadan kovdu. üvey baban mı var derdin var amk.. neyse odama çıkıp bir süre astrofizik üzerine düşündüm, hubble ultra derin alanını seyrettim. bundan da sıkılınca şükran teyzelerin kapısını çalmak için üst kattan sıvıştım. kapıyı tıkladım, şükran teyze açtı. oo nasılsın şükran teyze, mehmet amca yok mu? dedim. var içeride demeye kalmadı o oç da geldi. kapat kapıyı şükran diyor oç.. mehmet amca babam karınızı tokmaklıyorsa sorunu onla çözün, zaten kendisi öz babam bile değil dedim. git elimden kaza çıkacak diyor amk oğlu. neyse alt kata benden hoşlanan öğrenci kızın dairesine indim, kapıyı tıklatınca hemen açıyor. bu çok iyi bir özellik. insan ilişkilerinin etik kuralları gereği naber? dedim. iyi canım sen diyor. bu da hemen atacak kapağı oç.. ağırdan al kızım. evlenecez demedik. canım manım ne ayaksın? neyse kardeşimin pedi bitmiş de sizden alabilir miyiz? dedim. tabi dedi. ama mümkünse kullanılmış olsun diye rica ettim. öyle deyince bir döndü kaç yaşında senin kardeşin? diyor. ne alakaysa amk bu kızın kafada bir kırıklık var. 12 ne oldu da? dedim. kapıyı yüzüme kapattı. amk sen bana naz yapacan diye kardeşim zor durumda kalacak bencil oç. ilişkimizle ilgili meseleleri bire bir halledelim kızı niye mağdur ediyorsun? bunları söylemek için kapıyı bir kez daha tıkladım, yine açtı sağ olsun. konuya farklı yerden girip tepkisini azaltmak için plüton'a da çok ayıp ettiler ha.. dedim. ya arkadaşım ne istiyorsun benden? dedi. 1 ped rica ettik küfretmediğin kaldı. aramızdaki sorunları baş başa halledelim, şimdi pedi ver dedim. annenle tanışıyoruz, ona bir bir söyleyecem bunları deyip kapıyı kapattı. sanana annemden oç deyip kapıya bir tekme attım ve ben de yukarı çıktım. manevi babam çağırdı yanına, gittim. he dedim, noldu? haftaya azize halanlar geliyormuş, 1 hafta kalacaklar dedi. burcu bakireyse almam eve deyip odama çıktım. azize halam ilginç bir kadındır.. daha önce mehmet amca ve 1. kattaki kadının kocasıyla kısa süreli ilişkiler yaşadı, yürütemedi. gençliğinde mehmet demirkol ile 2 yıllık bir beraberlik yaşamış. şimdi bizim süleyman enişteyle evli görünüyor.
not: benim manitanın babasıyla süleyman eniştenin sık sık öpüştüğünü duydum.
halamların geleceği gün erkenden kalktım. vücudumun kıldan muzdarip yerlerini tıraş ettim. duşumu alıp, kolonyamı sürdükten sonra artık hazırdım. annemler aşağıda hazırlıkları tamamlamıştı. annem geleceklerinden dolayı baya sevinçli görünüyor ama eniştemin gelmediğinden haberi yok herhalde. 2 yıl önce yazlıklarına gittiğimizde eniştemle mutfakta buluşuyorlardı. gözlerimle gördüm.. neyse kapı çaldı indim hemen aşağı. halamlar geldiler falan, burcu ve ekrem de gelmişti. ekrem oç benim hasmım.. benden nefret ediyor biliyorum. yine de burcu'nun hatrına ona katlanmak zorundayım. neyse halamın elini öptüm burcu'yu öptüm falan. tokalaşma merasimi vs.. merve malıyla burcu bir garip hareketler yapıyorlar, ilginç sesler çıkarıyorlar falan. ne yapmak istediklerini tam anlamadım ama sonunda sarıldılar da olay tatlıya bağlandı allahtan. neyse salona geçtik biraz sohbet etmek için. annem açlığınız var mı? diye sordu. ne biçim soru soruyorsun anne, yıllardır giriş katında kirada oturuyorlar? dedim. sen sus diye yanıt verdi. bu kadın tam mal ya.. neyse sen nasılsın oğlum? diye sordu halam. iyiyim hala kız arkadaşım ve yeterli eti cinim var. sen nasılsın? dedim. biz de iyiyiz çok şükür dedi. nasıl iyisin hala? burcu'nun hala göğüsleri büyümemiş. ne rahat insanlarsınız? dedim. babam gibtir ol git gelme buraya diye kolumdan sürükleyerek odadan kovdu. oç 2 dakika hasret gidermemizi de kıskandı. gerçek babam olmadığını sanırım halam da bilmiyor. telaşı ondan... neyse merve'lerin odasına gidip burcu ile merve'yi beklemeye karar verdim. beraber yatacaklardı çünkü.. onlarla etraflıca bu göğüs meselesini konuşmalıydım. gittiğimde kapı kilitli değildi, girdim içeri. kapıyla 5 dakika kadar sohbet ettikten sonra merve ile burcu geldi. kevaşe merve abi ne işin var burda? çık diyor oç. bekle dedim burcu'ya bir şey sormam lazım. sor abi dedi burcu. ekrem hala kızgın mı bana? dedim. niye ki? dedi. ben ten kol saatini cinsel uzvuma taktığımdan beri bana hep ters davranıyordu dedim. yok abi seviyor seni dedi.. oç ekrem o imajı yaratmış ailesinde bilerek.. böyle şeytanlıkları vardır. asıl düşündüğünü son ana kadar söylemeyip, olayların istediği gibi şekillenmesini ister. açıkçası ekrem'den korkuyordum ve bu konuyu annem benim için çözmeliydi. gittim mutfağa annemi yanıma çağırdım. korkumu belli etmemek için konuya farklı yerden girerek okul filmi vardı taylan biraderlerin, sinem kobal oynuyordu. ne korkmuştuk değil mi? dedim. cevap vermiyor oç.. bak anne dedim bu ekrem beni üzüyor. garip hareketleri var deli gibi bir çocuk bu. ayrıca biliyorum ki benden kurtulmanın planlarını yapıyor, benden nefret ediyor dedim. saçmalama oğlum 8 yaşında çocuğun senle ne derdi olsun? diyor oç. ölsem gitsem umurlarında değilim.
not: ekrem okul filminden daha korkunç.
submitted by Cratix16 to kopyamakarna [link] [comments]


2020.07.03 01:59 Cratix16 Annem Babama Nasıl Verdi Acaba Neler Hissetti! Part 2

annem ''bugün pgibiyatra gidicez oğlum 2 gibi hazır ol.'' dedi. 2 de dilara gönder'in programının başlıycağını eğer izlemessem odamdaki boş cappy kutularının beni yadırgayacağını söyledim. fakat annem oralı olmadı. onu kırmak istemediğimden 1 seferlik ferhat beye görünmeyi kabul ettim. ferhat bey bence benden hoşlanıyor ve bu tüm kargaşanın sebebi bu. beni biraz daha fazla görebilmek için annem ve babamı kullanıyor. onu daha önce görmesem de ona karşı aynı duyguları paylaşamayacağım açık. çünkü pokemon'daki ashten sonra kalbime asla bir erkek almadım. bence bir erkeğin bir erkekten hoşlanması gaylik gibi bir şey.. arada benim de kendimi edward norton, cristiano ronaldo, ankaralı yasemin gibi isimlerle hayal ettiğim olur ama asla bir erkeğe karşı derin duygular beslemem. ferhat beye bunun yanlışlığından bahsetmeye karar verdim ve saat 2'yi beklemeye başladım. bu süre zarfında biraz incide takılmak mantıklı olabilirdi.
not: fight clubın sonundan hiçbir şey anlamamıştım.
saat 2 oldu ve üstümü başımı giyip aşağı indim. annemin kendisine ait bir arabası olmadığından otobüsle pgibiyatrın kliniğinin bulunduğu caddeye gittik. otobüste 70 yaşlarında bir amca sürekli bana bakıyordu. ayakta zor duruyorsun yaşına başına bakmadan neyin peşinde koşuyorsun dedim sessizce. duyan olmadı tabi. kliniğe girdik oç ferhat bizi 15 dakika bekletti. bir görüşme yapıyormuş.. artık ferhat'ın bana duyduğu hislerin gerçekliğine kesin inanıyordum ama ben onla ilgili ne düşünüyordum? bu biraz kafamı karıştırıyordu. sanırım onla ilgili kararımı tipini görünce karar verecektim.o sırada sekreterle hanımla sohbet ettik biraz. bana nasıl olduğumu sordu ben de kız kardeşim merve nin göğüslerinin kendisinin göğüslerinden daha küçük olduğunu belirttim. cevap vermek istemedi.. ama yapabileceğim bir şey yoktu gerçek bu. neyseki ferhat'ın işi bitti ve bizi içeriye çağırdı. acaba nasıl biriydi? ondan hoşlanabilecek miydim? tüm bunlar kafamdan geçerken heyecanla odasının kapısına doğru yöneldim.
not: sekreterin şükran teyzeyle bir alakası olabilir bence.
içeri girdiğimde ferhatın beklediğim kadar yakışıklı olmadığını gördüm. nedenini anlayamasam da buna biraz üzüldüm. ferhat gözlerimin dolduğunu görünce nedenini sordu. lafı değiştirmek için okan bayülgen'in sistem karşıtı durup da nasıl sistemin göbeğinde yer aldığından bahsettim. anlamsızca gülümsedi ve annemin odadan çıkmasını istedi. başbaşa kalmamız için elinden geleni yapmıştı. fakat onla olamayacağımızı uygun bir dille belirtmem gerekiyordu. bana biraz kendinden bahset deyince bunu fırsat bildim ve gay olmadığımı belirttim. yine gülümsedi.. bu adamda bir şeyler vardı. şükran teyze ya da mehmet amcayla bir ilgisi olabileceğini düşündüm. fakat ciddi olmam gerekiyordu. karşımda bir bilim insanı vardı. kardeşimin 12 yaşına gelmiş olmasına rağmen göğüslerinin neden gelişmediğini sordum. bunu neden merak ettiğimi sorunca ömer çelakılın saçlarından söz ederek lafı karıştırdım. bildiğiniz gibi arada böyle zekiliklerim vardır. daha sonra doktor çok ileri gitti. annenle ilgili ne düşünüyorsun? diye sorunca sanane annemden oç dedim ve kapıyı çarpıp koşarak uzaklaştım. salak annem arkamdan bağırarak koşturmaya başladı. ilişkilerinin açık vermesinden rahatsız olmuş olmalı. ben de diyorum babamın tokmakladığı yok yanan amını nasıl serinletiyor bu kadın?
not: babam ömer çelakıl'a boş değil.
o caddede bir park var gittim orda bir banka oturdum. annem peşimden geldi hemen. noldu evladım? dedim. şefkatli tavrından cesaret bulup anne madem bir ilişkin var neden bana bahsetmiyorsun? böyle şeyler tabi olucak, amın var, alımlısın dedim. sokağın ortasında rezillik çıkarttırma bana yürü eve diyor. merak etme annecim benim için önemli olan senin yalan söylememen dedim. sevecen tavrım onu rahatlatmış olmalı ki hiç cevap vermedi. eve gidene kadar konuşmadı. eve gidince sanırım pgibiyatrdan kaçtığımı babama anlatmış. emektar oklavayla çıktı yukarı oç. hayır oklava, sopa, levye türü bir şey kullanmasa da dövebiliyor zaten beni. neden desteğe ihtiyaç duyuyor anlamıyorum. aç kapıyı dedi prensip gereği kuala lumpur'un nerenin başkenti olduğunu sordum. aç kapıyı gibtirme kafanı diye bağırdı. fakat taviz veremezdim. hep böyle yapıyor amk sorumu cevaplamadan odaya girmeye çalışıyor. hala prensiplerime, ritüellerime saygı duymuyor. senin ecdanını gibiyim deyip uzaklaştı. insanın kendi ecdadına küfredebilmesi takdir edilesi bir durum. bu yüzden 1 saniye kapıyı açsam mı diye düşündüm fakat dayak yemeyi göze alamazdım.
not: babamın arabasındaki levyeden annemin haberi var mı acaba?
yeterli eti cinim ve cappy'm olduğundan odadan çıkmak ve dayak yemek zorunda değildim. sabaha kadar incide takıldıktan sonra sabah 5 gibi merve'nin oda kapısının yanına gittim. halini hatrını sordum fakat cevap vermedi. bu evde herkes bana karşı zaten.. kapıyı sessizce tıklattım. merve uyuyordu sanırım. sabah 5'te mastürbasyon yapamayacağına emin olduğumdan ısrarcı oldum ve uyanması için yaklaşık 10 dakika kapıyı vurmaya devam ettim. neyse ki babam ayısı uyanmadı. merve açtı kapıyı günaydın demeden defol dedi. bu kıza ben naptım da bana böyle davranıyor anlamadım. herkesten çok onu düşünüyorum oysa. kırmızı ojelerini alabilir miyim? dedim napacaksın? diyor amk. oje napılır arkaüme sokucam dedim içimden. fakat dıştan söylemedim çünkü merve böyle kötü ifadelerden etkileniyor. neyse bir an önce ojeyi vermesi gerektiğini yoksa gitmeyeceğimi söyleyince çaresiz ojeyi getirdi. mehmet coşkundenizi hiç yatağında hayal ediyor musun? diye sordum ve cevabını beklemeden uzaklaştım. sanırım cevap da vermek istemiyordu. odama çıkıp kırmızı ojelerle burun deliklerimi boyadıktan sonra biraz uyumaya çalıştım. başlarda burnumu biraz rahatsız ediyor ama o halde uyuyunca uykumu daha iyi aldığımı hissediyorum.
not: ela, mehmet coşkundeniz'e vermezdi bence.
sabah erken kalkıp duşa girdim. duşta aklıma ela geldi ve ne zamandır görüşmediğimizi farkettim. uyanınca her zamanki gibi annemin çiçekli bornozunu aldım ve elaların kapısını çaldım. kapıyı yine oç mehmet amca açtı. neden ben gelince kapıyı hep bu herif açıyor anlamıyorum. oğlum bu ne hal? dedi. ıslak bedenimi annemin çiçekli bornozunun sarmasından keyif aldığımı söyledim ve ela evde mi? diye sordum. napacaksın ela'yı? dedi. niyetimi yanlış anlamaması için tiger woods'un bir golften bu kadar parayı nasıl kırdığını merak ettiğimi ve bunu ela'yla tartışmak istediğimi belirttim. böyle zekiliklerim vardır. lafı bir anda istediğim yere çeker, karşı tarafı şaşırtırım. ela yok evde oğlum sen de git üstüne başına adam akıllı şeyler giy dedi. sanırım mehmet amca beni pek sevmiyor. hep ters bana karşı davranışları.. neyse ona karşı olgun davranmaya karar verdim ve eve girdim. annem ve merve kahvaltı yapıyorlardı. yanlarına gidip merve'ye siyah kilotlu çorabın çok yakıştığını söyledim. annem allah senin cezanı versin bu ne kılık? diye bağırdı. amk sanki ilk defa görüyor. her defasında ne bu aşırı tepki.. merve ile bir an göz göze geldik, fakat gözlerini kaçırdı. fakat önce üstümü değiştirmem gerekiyordu. sıra ona da gelecekti.
not: duşta bazen mehmet amcayı düşünüyorum.
akşama kadar odamda incide takıldım. akşam olunca babam geldi. odamdan hiç çıkmadım çünkü bu ara bana karşı sinirli pgibiyatra gitmediğimden dolayı. bu yüzden merve gelene kadar odamdan çıkmadım. kapı sesini duyunca fırladım hemen karşıladım kardeşimi. her zamanki gibi kezban eteği ve boğazına kadar ilikli okul gömleği üzerindeydi. hayır anlamıyorum 12 yaşına gelmişsin artık çocuk da değilsin. insan neden göğüslerini sergilemez? bacaklarının dolgunluğuyla sınıf erkeklerinin dikkatini çekmez? güzel de kız. neden böyle davrandığını anlamıyorum. yemeğini yemeden babamın salonda olmasını fırsat bilip merve'yi yanıma çağırdım. bacak aranı tıraşlıyor musun? diye sordum. abi bak çağırırım babamı diyor. beni böyle tehdit edince çok sinirlendim ve babamın da duyabileceği tonda bir yüksek sesle sen ne biçim insansın? bir kadın kendini bozacak erkeğe bedenini hazırlamaz mı? hadi beni eziyorsun, amını ıslatacak adama da mı saygın yok? dedim. genel anlamda tutarlı ve bilinçli bir insan olsam da arada böyle fevri çıkışlarım oluyor. babam muallaksi fırladı salondan ''öldürücem bu çocuğu kaçarı yok.'' diye üzerime gelmeye başladı. yumruğu yeyince kafamı duvara vurdum. sen nasıl insansın baba? insan bu kadar mı ilgisiz olur evladının sevgi, arkaüne, göğüslerine? dedim. mutfağa bıçağa sarılmaya koştu. durumun ciddileştiğini farkedince hemen odama çıktım ve kapıyı kilitledim. yerli yersiz sinirleniyor iyice yaşlandı artık bu adam amk.
not: merve bazen evin içinde şortla geziyor.
ertesi gün annemin gün arkadaşı hatice teyze bizdeydi. eteği dizinin 2 karış altında olduğundan sadece ayakları ve ayak bileği görünüyor hep. ve bu onu çok çekici yapıyor bence.. bunu kendisine de söylemek için aşağı indim. salona girince annem yüzünü astı, hatice teyze nasılsın oğlum? dedi. konuya hemen giriş yapıp düzeysiz görünmemek için üniversitedeki kızının nasıl olduğunu sordum. çok iyi sağol dedi. tutamadım kendimi üniversite ortamı da iyidir haaaa deyip pis pis gülümsedim. annem gitmemi işaret edince kafamdaki konuya sonra giriş yapmaya karar verdim. hınzır bir adamım açıkçası.. biraz zeki olduğumdan kafamdan çok fazla düşünce geçiyor ve söylemeden edemiyorum çoğu zaman. bu tespitlerim gelen misafirleri/arkadaşları/akrabaları memnun etse de sebebini anlayamadığım bir şekilde ailem çok rahatsız oluyor.o da onların bana karşı besledikleri ön yargı ve kin duygusuyla alakalı sanırım. neyse o gün kafamda daha önemli bir mesele vardı ve bu annemle konuşulacak dert değildi. o yüzden dolaptan biraz mandalina çalıp odama çekilmeli, babamı beklemeliydim. mandalinaları zulaladıktan sonra zaman geçirmek için biraz inci'ye girdim.
not: hatice teyzenin kızı ferhat'ın eski sevgilisi galiba.
inci'de ateistlere dinci gibi görünüp, dincilere ateist gibi görünüp yaklaşık 38 kavgaya karıştıktan sonra babamın sesini duydum. apar topar inip baba ciddi bir meselem var konuşmamız lazım dedim. senin ne ciddi meselen olur lan puşt? gibi seviyesiz bir cevap verdi. şu adam 2 dakika insan olamıyor. ayaküstü olmaz gel benim odamda konuşalım dedim. odam kilot koktuğundan gelmek istemedi ve salona yöneldik. bak baba dedim, aramızda hır da çıksa, kavga da olsa sen benim babamsın. seni severim.. dedim. ee? dedi yine gibik bir ifadeyle. adam tam bir oç. hayır babaannemi tanımasam haksızlık mı ediyorum lan acaba? diyecem ama eminim amk tam bir oç. bak baba dedim kulaklarını iyi aç şimdi söyleyeceklerimi iyi dinle.. dinliyorum oğlum dedi. beni çok rahatsız eden bir mevzu var dedim. he söyle söyleyeceksen diyor oç. baba dedim dün gazete okuyordum selena gomez adlı bir kızın fotoğrafı vardı. kız 11 yaşında ünlü olmuş ve o zaman da gayet sexymiş. benim kardeşim 12 yaşında ne zaman sütyen giyecek bu çocuk baba? gözüme uyku girmiyor dedim. tam ''girmiyor'' derken elindeki çayı üzerime fırlattı oç. yandı her yerim amk.. gibiyim senin gibi babayı artık dövemezsin beni dedim ve tokadını savurup odama çıktım. göğüs bölgem çok acıyordu amk.. zaten bu babamın 2 şeyle derdi var. biri ben diğeri de kız kardeşimin göğüsleri. hasta oç 2 dakika mantıklı olamıyor.
not: kız kardeşim inci sözlüğü biliyor mu acaba?
sabah kalktım ve 2. kata, firuze teyzelere indim. mevsimler nasıl oluşur? diye sordum, cevap veremedi. çabuk pakize suda soruyor mevsimler nasıl oluşur? dedim. oğlum git sabah sabah diyor.. manyak mıdır nedir amk. insan gibi bir şey soruyoruz neyin havasındasın? şükran teyze kocanla yatıyor diye sinirliysen git hıncını ondan al bana niye patlıyorsun? neyse indim bahçeye baktım ziyalar yok tekrar yukarı çıktım. bahçe dışına tek başıma çıkmama ailem pek sıcak bakmıyor. beni düşünerek böyle söylediklerini bildiğimden ben de pek diretmiyorum bu konuda. neyse odama çıkınca eti cinlerimin bittiğini farkettim ve babamı uyandırmaya karar verdim. ''salim kalk bak kaç oldu.'' dedim belki annem sanır da hemen uyanır diye. arada böyle zekiliklerim vardır. insanları aklımın labirentine sokar, orada kaybolmalarını sağlarım. baktım uyanmıyor kelinden öptüm ve baba uyan eti cinlerim bitmiş dedim. bu kez açtı gözlerini ne var oğlum? diyor. 40 kere mi söyleyecez bir şeyi amk. eti cinlerim bitmiş baba kalk al da gel dedim. hamalın mıyım lan oç? bu saat ne? 7 buçukta adam mı kaldırılır? diyor. amk bütün derdi benle muallaknin. mutlu olmayım diye elinden geleni yapıyor.
not: mehmet amca firuze teyzeye neden bu kadar soğuk bir türlü anlamıyorum.
neyse gittim odama merve'nin sınıf arkadaşlarının facebook profillerine baktım. ne paylaştılarsa beğenip, duvarlarına sinan erdem spor salonunun fotoğraflarını attım. biraz da incide hassas konularda provakatif başlıklar açıp ilgiyi üzerime çektikten sonra merve'yi uyandırmaya gittim. kapıya hiç yüz vermedim ki tavrımı anlasın. yaklaşık 10 dakika tıklattım açmadı bu kez. göğüslerinin en çok günün bu saatlerinde geliştiğini bildiğimden fazla üstelemedim ve ne zamandır üzerinde çalıştığım bir fikri eyleme geçirme kararı aldım. yerel disk (c:)> windows > help > mui klasöründe sakladığım annemin 2004 kemer tatili fotoğraflarını yazıcıdan çıkarttım. normal fotoğrafları cama, bikinili olanları apartmanın girişine astım. amk 3. kattaki adını hatırlayamadığım oç geldi tam o sırada. oğlum napıyorsun sen? bunlar ne? annen mi o? falan gibilerinden birkaç laf etti. sanane annemden ne biçim konuşuyon oç dedim ve hızla uzaklaştım. o gittikten 5 dakika sonra inip kontrol ettim resimler yerlerinde duruyordu. konuşacağı lafı seçemeyen bir adam olsa da emeğe saygısı varmış, takdir ettim. neyse aşağıyı kontrol ettikten sonra odama çıkıp bir cappy açtım ve olacakları beklemeye başladım. fakat oç babam eti cinlerimi almadığından karnım çok açtı. aşağı odaya inip bu sefer annemi uyandırmak mantıklı olabilirdi. ''anne irfan değirmenci ile günaydın türkiye'ye sormak istediğin bir soru var mı?'' dedim, sesi çıkmadı. amk bu evde niye kimse adamdan saymıyor beni.
not: irfan değirmenci annemin bir arkadaşının sınıf arkadaşıymış.
neyse ki yarım saat sonra annem kalktı da bir şeyler hazırladı. çok nadir onlarla aynı sofraya otururum ama bu kez çok açtım yapacak bir şey yoktu. kahvaltıdan sonra odama çıkıp saba tümer'in bugünki konuklarını merak etmeye başladım. tadı çıksın diye 15 dakika tv yi açmadım ama en sonunda dayanamadım. tv sıktıktan sonra youtube'a girip enrique iglesias'ın hero klibinin url sini ezberledim. ben ezberimi pekiştirmeye çalışırken kapımız çalındı. koştum ben açtım gelen oç 1. katmış. unuttum adını muazzez mi ayşe mi ne öyle bir ismi vardı kadının. oğlum annen evde mi? dedi. normalde bu tip soruları hoş karşılamam ama sabır gösterip noldu? diye sordum. o resimleri kaldırdım da sen asmışsın belli ki, annenle konuşmam gerekiyor dedi. ayıp zeliha teyze bu saatte insan rahatsız edilir mi? deyip kapıyı kapatmaya yeltendim. ama annem sanırım duymuş konuştuklarımızı ne resimleri, ne oldu? diye yanımıza geldi. ben olayın nereye varacağını anlamıştım. böyle zekiliklerim vardır. geleceği insanlardan önce öngörüp ona göre tedbirimi alırım. buna çok şaşırırlar. odama sıvıştıktan sonra annemin bana bağırdığını duydum ama ne dediği anlaşılmıyordu. şimdi bir de 1. kattaki kadın çıktı amk. ona ne yaptım? o niye şimdi kuyumu kazmaya çalışıyor? anlamış değilim. sesten babamın uyanması an meselesiydi. merve uyanmazdı herhalde çünkü göğüsleri gelişiyordu.
not: i can be your herooooooo, baabbbbyyyyyyyy
babam uyandı ve olayı duyar duymaz merdivenleri ikişer ikişer çıkarak odama geldi. adama kilo verdiricem amk.. lan şerefsiz, lan ahlaksız yine mi yaptın lan? seni bela mı gönderdi allah lan? falan gibi 1-2 laf ederek yumruğu suratıma yerleştirdi. kapıyı kitlemeyi akıl edemeyen beynimi gibiyim. yerde 1-2 dakika tekmeledikten sonra kündeye geçip 3 puan da oradan çıkardı. baba sessiz ol merve'nin göğüsleri büyüyüor dedim ama dinleyen kim amk. verdi veriştirdi.. annem geldi de ayırdı allahtan. durum bu kez ağırdı biraz.. sol gözümü açamıyordum bu babam tam bir oç. ben uyardım amk yaparım dedim anlamadınız. sinyallerini vermiştim bunun. kalk dedi gibtir olup gidiyorsun bu evden. gibtir falan ne biçim konuşuyon baba? deyip konuyu dağıtmaya çalıştım. arada böyle zekiliklerim vardır. beklenmeyen anda beklenmeyen tepkiler vererek karşıdakinin beynini ikileme düşürür, durumdan faydalanırım. fakat bu kez işe yaramadı. kalk gidiyorsun falan dedi tutuyor kolumdan oç. eti cin almassan gitmem deyip dışarıda kalacağım sürenin erzağını garanti almaya çalıştım fakat eticinini giberim diye karşılık verdi. kolumdan tuttu apartman bahçesinin dış kapısına kadar sürükledi oç millet bize bakıyor. o sırada millet beni teorik devrimci sansın da rezil olmayım diye ''baskılar bizi yıldıramaz.'' sloganı attım. dediğim gibi böyle zekiliklerim vardır. insanlara durumun aslında göründüğü gibi olmadığını anlatıp onların kafalarını karıştırırım. bu onları şaşırtır. babam bahçe kapısını da kapattı. bu kez gelmeyeceksin bir daha dedi. çok duyduk amk haziranın ortasında merve duş alırken banyo kapısını kırdım diye de atmıştı evden. yer miyiz biz? yemeyiz. geçiririm 1 gün bahçede nolacak amk dedim. tek sorun eti cin yetersizliğiydi.
not: ela teorik devrimcilerden hoşlanıyorsa bu iş ekmeğime yağ sürdü.
günü bahçede geçireceğim belliydi. babamın siniri kolay kolay geçecek gibi görünmüyordu. durumu kabullenip merdivenlerin başında beklemeye başladım. 1-2 saat sonra ela geçti önümden. merhaba ela dedim, noldu napıyorsun burda? dedi. bu konu onurumu incittiğinden spiritüalizmin ve ona inanan insanların gereksizliğinden bahsederek konuyu dağıttım. bilirsiniz vardır böyle zekiliklerim. ben anlamıyorum seni dedi arkasını döndü ve yürümeye devam etti. arkasından fatih ürek ve sahrap soysal hafta içi her gün “8 numarada şenlik var!” diyor… tv8 diye bağırdım. ses etmedi.. yukarı çıkmaya cesaret edemiyordum. bugünlük biraz beklemeli babamın sinirinin geçmesini beklemeliydim. firuze teyze geldi al oğlum çorba yaptım sana da getirdim dedi. eti cin var mı? diye sordum yokmuş. tamam teşekkür ederim firuze teyze dedim. hah oğlum şöyle konuşsan herkes çok sever seni diyor, yüz buldu oç. yine de kabalık etmeyip konuyu değiştirmeye çalıştım. mustafa karadeniz yıllardır bıkmadı di mi saçma sapan kamera şakaları yapmaktan? dedim, cevap vermedi. fakat gitmesi gerektiğini anlamıştı. ben de çorbaya yumuldum. bitirince de kapısının önüne bıraktım tepsiyi.
not: mustafa karadeniz'in orta dişi çürük.
öğlene doğru hava biraz ısındı da işim kolaylaştı amk. oç babamdan ses seda yok.. gelse almaya çalışsa gönlümü affederim ha, kızgınlığım da geçti. ama cesaret edemiyor olabileceğini düşünüp akşamı beklemeyi tercih ettim. bir baktım merve geliyor, okul kıyafetleriyle. saat de öğlen olduğuna göre kesin okula gidiyor bu dedim. böyle zekiliklerim vardır. ilk bakışta görülemeyecek şeyleri herkesden önce farkeder, ona göre pozisyon alırım. neyse baktım etek yine bileklere kadar amk.. merve sizin okulun çıkışında jöleli dik saçlı yakışıklı çocuklar bekliyor mu? dedim. yok abi dedi.. oha amk nasıl okul ora? bir ara gelip hocalarınla ve nöbetçi öğrenciyle görüşmem lazım dedim. niye beklesinler abi? ne diyorsun sen? falan dedi amk gerizekalı bu kız bir gibten çakmıyor. bak dedim eğer öyle çocuklarla karşılaşırsan onlara taqıl hayatını yaşa xd dedim. xd ne abi diyor sonra bana mal derler. şunu arkaürsünler doktora amk. mağarada yaşıyor sanki.. lafın bir yere varmayacağını anladığımdan konuyu bağlamak için sporda şiddet yasasından rahatsız mısın? dedim. off abi gidiyorum ben dedi. farkında olmadan tartışmayı istedğim noktaya getirdim. böyle zekiliklerim vardır.
not: nöbetçi öğrenci ile aziz yıldırım tanışıyorlar... eminim.
  1. katın bankacı büyük kızı indi merdivenlerden. baktım fular takmış. edit: imla dedim bir gib anlamadı amk. ironiden anlamayan nesle aşina değilim dedim, hala takmadı amk yürümeye devam ediyor. bugün de herkes garip diye düşünmeye başladım içimden. oturmuş önder açıkbaş'ın nasıl ünlü olduğunu düşünürken şükran teyze'nin salon camlarını silmekte olduğunu farkettim. seslenmeden dikkatini çekmeli, cool görünmeliydim. çocukluğumdan beri üzerinde çalıştığım ankaralı yasemin dans figürlerini sergilemeye başladım. böyle zekiliklerim vardır bildiğiniz gibi. dikkatini çekmeyi başarmıştım. oğlum napıyorsun, açlığın var mı? dedi. anne şefkati göstererek bacaklarını izlememe engel olamassın dedim. girdi içeri.. hepten sıkılmaya başlamıştım amk. babamdan da ses seda yok. bari 1. kata çıkıyım da eti cin'i var mı soruyum dedim. babamın msn'den görüştüğünü kadın açtı kapıyı.. eti cininiz var mı dedim? bir şaşırdı, yok dedi. babama söyleseniz de beni eve alsa keşke, sizi dinler dedim. oğlum bak git.. annene söylerim söylediklerini, rahatsız etme beni dedi. annemi karıştırma oç deyip bahçeye kaçtım.
not: 1. kattaki kadın babamı mehmet amcayla aldatıyor olabilir.
neyse amk hava karardı da oç babam daha fazla dayanamayıp indi aşağıya. utandırmamak için o bir şey söylemeden tamam geliyorum dedim. çıktım yukarı baktım annem çorba yapmış, yumuldum sofraya. sonra odama çıkıp inci'ye girdim. birkaç provokatif başlık açıp, biraz illüminatiden bahsettikten sonra tetrisin başına oturdum. babam geldi o sırada kapıyı tıklattı. kill bill 3'ün vizyon tarihini sordum, bilemeyince almadım içeri. ne halin varsa gör amk deyip aşağı indi. onun salona girdiğinden emin olduktan sonra sessizce aşağı inip merve'nin odasına gittim. kapıya önder açıkbaş'ın nasıl ünlü olduğunu sordum, cevab veremedi. merve sesimi duymuş olacak ki açtı kapıyı. buyur abi ne var? dedi. önemli'in facede paylaştığını gördün mü koptum * dedim. abi önemli de mi ekli sende? diyerek konuyu değiştirmeye çalıştı. merve hala abisinin kim olduğnu anlayamamış. yemedim tabiki.. böyle zekiliklerim vardır. benim silahlarımı bana karşı kullananların cezasını aklımla veririm. önemli'in babasıyla annem tanışıyor mu? dedim. yok nereden tanışsınlar diyor. bu annem çok fena kadın. kızı da tembihlemiş amk ağzından laf alınmıyor.
not: illüminati ve önemli'in babası annemin peşinde olabilir.
gittim anneme dedim anne bugün 1. kattaki kadına gittim. ne diller döktü babamla msnde görüştüklerini sana söylememem için dedim. ne olursa olsun o benim annem. bilmeye hakkı var.. saçmalama oğlum git başımdan diyor amk. bu kadın ağır gerizekalı. neyse üstelemeyip yarın alışverişe gitmemiz lazım anne dedim. niye? dedi. cevap vermemek için bugün ne giysem'in program müziğini mırıldanmaya başladım. böyle zekiliklerim vardır. tartışma istemediğim noktalara kayınca aklımla olaya müdahil olur, işleri yoluna sokarım. neyse yarın gidicem ben gelirsen 1 buçuk gibi hazır ol dedi. bir şey söylemeden gidiyor görünmemek için ''kim, kiminle, nerede, ne zaman ve nasıl yakalandı? ünlüler dünyasından çok özel haberler, flaş gelişmeler, müthiş ayrıntılar! meral kaplan'ın sunduğu "süper kulüp" pazar 23.30'da fox'ta!'' diye bağırdım ve koşarak odama çıktım. eti cinim yoktu, inci de sıkıyordu. ben de uykum gelene kadar oturup rasim ozan kütahyalı'nın ne gibime derman olduğunu düşünmeye başladım.
not: meral kaplan ve barbaros şansal tanışıyorlar.
eve gittiğimizde merve'nin okuldan geldiğini gördüm. çünkü kapıyı bize o açtı. nasılsın merve? dedim. iyi abi dedi. bana nasıl olduğumu sormayacak mısın? dedim. öğrensin böyle şeyleri amk.. kaç yaşına geldi hala adama hal hatır sormayı bilmiyor. of peki abi nasılsın? dedi neyseki. filistin gibiyim işte... biraz sürgün, biraz yaralı, hep endişeli. dedim. cevabım onu etkilemiş olacak ki gözleri doldu, bir yutkundu sanki. arkasını dönüp gidiyordu ki gergin atmosferi dağıtmak için gel dedim bak sana ne hediyeler aldım. aman abi istemiyorum diyerek odasına yöneldi. görgüsüz bu kız.. babamdan korkuyor herhalde. geçen sene doğum gününde merve'ye sigara tabakası, çakmak ve permatik aldığımdan beri kıza hediye almamı yasaklamıştı oç. ama duramadım işte.. hemen koşarak kapıyı kapatmasına izin vermedim ve araya ayağımı koydum. böyle çevikliklerim vardır. beklenmeyen anda 1-2 adım hızlı atarak insanlardan öne geçerim. dur dedim hele bir gör hediyeleri.. istemiyorum abi dedi. kızım görgüsüzlük yapma bakmazsan birkaç sorumu cevaplamak zorundasın deyince aldı içeri. o sıra kapı bir şey diyecek oldu, daha önemli bir meseleyle meşgul olduğumdan cevap vermedim. neyse ayşin shoptan aldığım her renkten, her zevkten hanımlara uygun 8 çeşit sütyeni çıkardım poşetlerinden. abi bunlar ne? sen nasıl bir manyaksın? diyor amk. benle eddie murphy dublajı gibi konuşma patlatırım ağzına dedim. abi sanane benim göğsümden, sütyenimden yeter diye bağırıyor kevaşe. bak dedim her rengi, çeşidi var. seni düşündük aldık ayıp ediyorsun dedim, bağırmaya başladı. annem ne var yine? diyerek odaya yönelince kapı çabuk kitlen, kapı hadi, kapı nolur dedim. oç beni dinlemedi, annem içeri girdi kovdu beni odadan. bu kapı da ayrı bir alıngan oldu amk. herkes bir garip.. 2 dakika daha önemli meselemiz vardı cevap veremedik oç neyin tribindesin? herkes bana karşı zaten. neyse çaresiz odama çıktım.
not: ayşin shoptaki kızla kavga ettiğime de değmedi amk.
submitted by Cratix16 to kopyamakarna [link] [comments]


2020.07.03 01:58 Cratix16 Annem Babama Nasıl Verdi Acaba Neler Hissetti! Part 1

hep merak ediyorum amk hiç aklımdan çıkmıyor. leş gibi sigara kokuyor puşt nasıl yatılır altına..
kız kardeşim var 12 yaşında. hala kız.. daha bozmadılar da onu. onu kim gibecek acaba? babam gibi leş biri koymasa sevgi bari.
aldım karşıma konuştum ama. ergenliğe girmeden anlatmak lazım böyle şeyleri.. bak dedim arkaünü gibtirme kimseye, amdan ver vereceksen insan gibi. bacak kıllarının tıraşını falan ihmal etme. her zaman sexy ol dedim. sakso olayını şimdiden öğren dedim. şaşırdı biraz şok oldu açıkçası gitmiş anneme söylemiş. babam geldi gitarı kafama geçirdi. bayılmışım.. şimdi çıkmıyorum odadan.
geçen kızı tuttum kolundan çektim karşıma konuştum. dedim niye gidip yetiştiriyorsun konuştuklarımızı? abi ne biçim laflar onlar olur mu öyle şeyler ne ayıp söylüyorsun diyo. kes dedim, elbet sen de vereceksin.. yaşın geliyor. ben senin mutluluğun için uğraşıyorum dedim. bu ağlamaya başladı bağırarak. babam duymuş aşağıdan amk ekmek bıçağını almış geliyor oç nerden anladıysa. kapıyı kitledim giremedi annem yalvar yakar ikna etti de sakinleşti.
bak dedim senin yüzünden aile düzenimiz bozuldu, nifak tohumları ekiyorsun huzurumuza. bu hala ağlıyor.. kalk dedim çocuk olma. özür dilerim abi diyor hüngür hüngür ağlayarak. abi yüreği dayanır mı? gel dedim neşeni yerine getiriyim senin. açtım xhamsterı al dedim gezin biraz bu sitede. ben tetris oynuycam.
neyse akşam oldu. baktım aşağıdan garip garip sesler geliyor.. ulaa dedim akşam saat 9 bu saatte gibişe mi başladılar? sessizce bir iniyim dedim bir baktım salonun ışığı yanıyor amk, sesler de ordan geliyor. kapıya yaklaştım sessizce dinleyim derken birden babam açtı kapıyı amk terli de değildi. napıyorsun burda lan gavat? diyor. benim de boşluğuma denk geldi gibişiyorsunuz sandım dedim. yumruğu bir geçirdi oç burnum yarım saat kanadı.
1 saat sonra geldi yanıma. tuttu ensemden oğlum bak adam ol artık, sen ne biçim insansın? bir etrafına bak bir gariplik yok mu sende? diyor. dedim baba ne alakası var. bu da hayatın gerçeği değil mi. gavat mısın oğlum sen? diyor. pgibolojik destek almamı istiyorlarmış yine. en son 5 sene önce gidip bırakmıştım. oç pgibiyatr çıplak fotoğrafımı mutfağa astığımı duyunca cinsel sapkınlıkların var demişti. kocan seni iyi gibememiş deyip vurup kapıyı çıkmıştım. gerçi o olaydan sonra da 1 araba dayak yemiştim babamdan ama olsun verdiğim ayara değmişti. bir daha gibseler gitmem. gerçi gibseler giderim..
neyse bu olaylar üzerine 2 gün odadan çıkmadım. eti cin ve topkek tüketerek yaşadım. soran da olmadı oğlum aç mısın susuz musun? diye. annem bir kere geldi oğlum karnının durumu nasıl? diye. cappy içiyorum anne kapat kapıyı dedim. lafı gediğine oturttum oh olsun.. zulam bitince babama durumu bildirmek için aşağı kata indim. dedim baba eti cinlerim bitmiş. alırız amk alırız sesin çıkmasın yeter ki diyor.. çok fena ağlamaklı oldum. üvey evlat muamelesi görmekten bıktım artık dedim. adam ol o zaman diyor oç.. annemin 2004 kemer tatilindeki bikinili fotoğraflarını apartmanın girişine yeniden yapıştırıyım da görsün amcık. gerçi önceki yaptığımda kolumu kırmıştı ama olsun en azından o zaman ilgilenen oluyordu. hemşireler falan bu kez etekli olur belki.
şimdilik o planı sonraya bıraktım. neyse anlatmaya devam ediyim.. şükran teyze geldi kızıyla geçen öğlen oturmasına. sesleri duydum aşağıdan. kızı benim yaşlarımda ben 7 ye giderken 2. sınıftaydı yanlış hatırlamıyorsam. ben de ortalığı kolaçan ediyim biraz da dolaptan mandalina çalıyım diye indim aşağıya. babam ayısı da çarşıda.. neyse doldurdum zulayı geçerken sesimi duymuşlar. annem seslendi girdim odaya. bir merhaba desene şükran teyzengile diyor. şükran teyze nasılsın? dedi. şükran teyze camları silerken dikkat edin eteğiniz sıyrılıyor dedim. kadın nedense çok bozuldu.. kızı da mal mal bakıyor. annem defol diye bağırdı. zaten bu olaydan sonra tamamen karar verdim fotoğraf planını hayata geçirmeye.
o sırada kız kardeşim de okula hazırlanıyor. 5 e gidiyor kardeşim büyüdü artık, gelişiyor uzuvları.. ama nedense göğüsleri hala büyümedi. gittim dedim merve dedim senin göğüslerin çok küçük. abi git benle uğraşma diyor.. bir etek giymiş nerdeyse ayakkabasına kadar. kızım çek biraz şu eteği bu ne hal? başıma bela mı olacan? dedim. abi sen nasıl bir insansın utanıyorum senden diyor. herkes deli diyormuş arkamdan.. bak dedim verdiğim öğütlerin değerini ilerde anlıycaksın. daracık amını elin apaçilerine gibtirtmem senin dedim. anneme bağırdım dedim anne bu kızın eteğinin hali ne? çeksin biraz yukarı sınıfındaki erkekler insan değil mi? dedim. ay bu çocuk öldürecek beni salim bir gelseydi salim diyor. babama güveniyor amk. nedense kadınlar kendilerini bozan erkeklere gereğinden fazla güveniyorlar. ben olsam babamı aldatırdım.
geçtim üst katın dış kapısının önüne beklemeye başladım. merve nin okuldan çıkış saatine daha 3 saat vardı ama bir umut bekleyim dedim yine de. o sırada babam geldi köselesinin sesi 1 km den duyuluyor ayının. ben de dikkat çekmek için öksürme numarası yaptım. böyle zeki taraflarım vardır. akıllı numaralarla insanları ağıma düşürürüm. neyse oğlum dedi orda mısın? evet gelsene dedim. iyi niyetli tavrımdan cesaret almış olacak ki napıyorsun burda üşütme geç içeri dedi. kız kardeşimi bekliyorum baba dedim. aferin oğlum hep düşün kardeşini böyle, saçma sapan konuşma bida tamam mı? dedi, alnımı öptü. çok duygulandım lan. niye itlik yapıyorum pamuk gibi adama? dedim. tamam baba dedim hep koruycam kolluycam onu. aferin oğlum onun geleceği çok önemli bizim için dedi. ben de samimiyetten yüz buldum biraz açıkçası ''evet baba. biliyor musun bence ileride çok sexy bir kız olacak. erkekler peşinden koşar valla hep * '' dedim. dirseğini ağzıma geçirdi dişim kırılıyordu amk. gibtir git gözüm görmesin seni dedi.
not: ben babam olsam şükran teyzeyi taciz ederdim.
bu olay üzerine biraz düşündüm ve patates sevdiğime karar verdim. durum buyken hiçbir şey yapmadan oturmak beni rahatsız ediyordu. bizimkilere görünmeden evden çıktım ve şükran teyzelerin kapısını çaldım. mehmet amca açtı kapıyı.. niyetimi belli etmemek için patatesiniz var mı? dedim. böyle cinliklerim vardır benim. akıllı yanlarımı insanlara hissettirmeden kullanırım. annen mi istiyor evladım? dedi. sanane benim annemden oç dedim hamle yapmasına izin vermeden uzaklaştım. kapıyı kapatıp kitledim. fakat bu olay beni çok sinirlendirmişti. kız kardeşimin profilinden elayı bulup facebooktan onu dürttüm de neyseki biraz sinirim geçti. umarım mehmet amcayla bir daha karşılaşmayız.
not: mehmet amcam annemle niye bu kadar ilgili?
ertesi gün kız kardeşimin sınıf arkadaşı yelizin annesi geldi bize. duydum benim hakkım da konuşuyorlardı. yahu bu kadının benle ne alakası var? diye düşündüm ve alt kata inip yakından dinlemeye karar verdim. mesele şuymuş dinleyince siz de güleceksiniz; neymiş efendim neden yelizin facebook duvarına terbiyesiz videolar atıyomuşum. terbiyesiz video dediği de redtube dan çözünürlüğü iyi bir gay ferresi. doğum günüydü kızın düşündük kötülük mü ettik? neyse ezik annem binbir özür diliyor, dil döküyor falan. bence annem bunları kadının kocasından hoşlandığı için yapıyor. kadının kocası var mı bilmiyorum ama varsa kesin hoşlanıyordur annem. en son kadın hakkımda akli dengesi bozuk mu? falan diyecek oldu daldım içeri. benim evime neden etek giymeden geliyorsunuz? dedim. cevap hakkı tanımadan koşarak çıktım odama ve bir süre ağladım.
not: kadının kocası olsam şükran mehmet amcayı ellerdim.
olayın akşamında merve odama çıktı. kapı kitliydi tabi giremedi içeri.. böyle hınzırlıklarım vardır insanları tuzağıma düşürürüm. abi aç kapıyı diye bağırdı. fakat ona sütyen takmayan hiçbir kadının odama giremeyeceğini uygun bir dille belirttim. abi aç kapıyı diye bağırınca uyuyan babamı uyandıracağından korkup aldım içeri. abi neden arkadaşlarımı faceden ekliyosun? duvarlarına neden kötü şeyler atıyosun? dedi. daha çocuk olduğundan bu tip şeylerin önemini anlamayacağının farkındaydım. konuyu değiştirmek için biraz mitoz bölünmeden ve üslü sayılardan bahsetmeye çalıştım. fakat merve ısrarcı oldu ve aynı soruları birdaha sıraladı. merve bence göründüğünden daha olgun bir çocuk. yine de konuyu değiştirmek için çakmağın kibritten daha sonra bulunduğundan bahsettim. of senle uğraşılmaz gibilerinden bir laf edip uzaklaştı. merve zeki bir kız olsa da unutmamalı ki ben onun abisiyim ve daha çok görmüş geçirmişliğim var. bu tip laf cambazlıklarına gelmem. merve gidince kapıyı yeniden kitleyip babam uyanmadan uyuyo taklidi yapmaya başlamaya karar verdim.
not: merve olgun bir kız olsa da göğüsleri yeterince büyük değil bence.
ertesi sabah zil sesiyle uyandım. saate baktım daha 9 buçuktu. babam çoktan işe gitmiş, annem de daha uyanmamıştır diye düşündüm. merve de öğlenci olduğu için o saatlerde uyuyor çünkü göğüslerinin gelişmesi için uyku çok önemli. kapıyı ben açmaya karar verdim indim aşağıya. karşımda turuncu mont giymiş 2 adam vardı. günaydın dediler cevap vermedim. biz acr güvenlik hizmetlerinden geliyoruz binanızın güvenliği için... bir şeyler dedi tam hatırlamıyorum. bizim siyasetle işimiz olmaz deyip kapattım kapıyı. uykudan 1 kere uyanınca bir daha uyuyamıyorum. en iyisi annemin kalkmasını beklemek ve olayı ona anlatmaktı. başımıza bir şey gelebilirdi.. annem uyanana kadar merve'nin odasına gidip onu uyurken izlemeye karar verdim. fakat kapısı kilitliydi. sonra hatırladım 2 yıl önce odasına girip twilight posterini kilodumun içine sakladığımdan beri o kapıyı açık tutmuyordu. en iyisi apartmanın deposuna inip kirli kilotlar napıyor ona bakmaktı. depoya indim ve onları bir süre izledim. hareketsiz öylece duruyorlardı ve bu biraz can sıkıcıydı. olaya heyecan katmak için deponun anahtarını kapıcı dairesinin paspasından çalıp kendimi depoya kitledim. şimdi işler değişmişti..
not: hala bilmiyorlar o poster nerede..
eti cinli kahvaltımı yaptıktan sonra apartmanın önüne çıkmaya karar verdim. hava güzeldi ve komşu çocukları sokakta top oynuyorlardı. futboldan pek anlamam ama çocuklar mutlu olsun diye arada onlara katılıyorum. anneme çaktırmadan gizlice evden çıktım ve apartmanın çocukları ziya, levent, semih ve ercana katıldım. onlar beni herkesten çok seviyorlar bence.. bir kere bile oyunlarına almadıklarını görmedim. neyse kaleye geçtim ve yediğim bir golden dolayı ziya bana tepki gösterdi. ona büyük ablasının neden türbanlı olduğunu sordum. sanırım sorumu anlamamış olacak dik dik yüzüme baktı. eşeklik bendeydi ki kafama takılan bir soruyu 8 yaşında çocuğa soruyorum. duyarlı davranıp 2. kata firuze teyzelerin dairesine çıktım. kapıyı firuze teyze açtı ve sorumu bir kez de onun için tekrarladım. defol git oğlum sabah sabah arama belanı dedi. neden bu kadar sert çıktığını anlamadım? sanırım firuze teyzenin toplumla iletişime geçme, insanlarla bağ kurma konularında sıkıntıları var. bir kere ne sabahı saat 12 yi geçmişti.
not: bence babam geceleri firuze teyzeyi düşünüyor.
daha sonra akşama kadar odama çekilip inci sözlükte takıldım. akşam babam geldi ve yanıma çıkmaya, halimi hatrımı sormaya bile tenezzül etmedi. buna biraz içerlemiştim açıkçası.. onlar salondayken gizlice merve nin odasına gittim. kapıyı çaldım, aç kapıyı dedim. ne var? dedi annem portakal suyu yolladı dedim ve kapıyı açtırdım. böyle zekiliklerim vardır, insanlara aklımla çalımlar atarım sık sık. merve senle çok ciddi bir şey konuşmam lazım dedim. söyle abi? dedi bıkkın bir ifadeyle. vajinanın hala doğduğun günki kadar el değmemiş olmasından rahatsız değil misin? dedim. vajina ne abi? dedi. bacaklarının arasındaki tatmin bölgesi. orayı parmaklamalı ve artık kendine bir eş bulma vaktinin geldiğini anlamalısın dedim. içeri seslendi, babamı çağırdı. ne zamandır dayak yemiyordum. huurnun evladı anahtarlığıyla vurdu gözüme. siz yobazsınız, kim istemez kardeşinin kestaneyi çizdirmesini? dedim ve koşarak odama çıktım. gururum incinmişti.
not: kestane şekerinin şerbeti meniden yapılıyor olabilir.
yaklaşık 15 dakika sonra babam odama çıkıp kapımı tıklattı. önder açıkbaş nasıl ünlü oldu? diye sordum. cevap veremeyince almadım içeri. sinirlenmiş olacak ki kendi annesine küfretmeye başladı. insan annesine küfredebilecek samimiyeti kendinde bulabilmeli bence. bu davranışı hoşuma gittiğinden aldım içeri. kolumdan tutarak yatağa fırlattı beni. neyse ki kemeri yoktu ve bu bu kez çok da ağır bir dayak yemeyeceğimin garantisiydi. bak eşek oğlum biz seninle ilgili bir karar aldık dedi. hiç tepki vermeden suratına baktım, devam etmesini bekliyordum. perşembe günü için randevu aldık pgibiyatra gönderiyoruz yeniden seni dedi. dayak yemeyeceğime sevinsem de pgibiyatr olayı hoşuma gitmemişti. baba dedim benim pgibiyatrla bir işim yok, bacak bacak üstüne atıp dikkatimi dağıtıyorlar dedim. kes gideceksin avradını gibtirme dedi.. babamın avradıma küfretmesi çok sinirlerimi bozuyor çünkü michelle rodriguez değerli bir kadın. iyi amk dedim gideriz. bu yapıcı yaklaşımım onu şımartmış olacak ki he adam ol gibilerinden atarlı bir laf etti. tam kapıya yönelmiş çıkıyordu ki, baba bir şeyi unutmuyor musun? dedim. neyi? diye sordu. önder açıkbaş soruma hala cevap vermedin dedim. avradıma bir kez daha küfür etti. işte bu biraz fazla olmuştu..
not: gideceğim pgibiyatrla önder açıkbaş'ın bir alakası olabilir. dikkatli olmam gerekiyor.
peynirli eticin kalanını yarın anlatmam gerektiğini söylüyor. elayla saat 4 için sözleşmiştik fakat balkona çıkmadı. nazlı halleri hoşuma gidiyor. yarın anlatmaya devam edicem. iyi ki beni anlayan arkadaşlarım var.
pgibiyatrı ziyaret edeceğim gün sabah erkenden uyandım. bir süre yorganı bacaklarımın arasına alarak ela'yı hayal ettikten sonra aşağı indim. babam kahvaltı yapıyordu yalnız başına. günaydın dedi cevap vermedim. baba kahvaltını neden kendin hazırlıyorsun? dedim. anneni yormak istemiyorum oğlum dedi. gece verdiği yok, sabah kahvaltıya kalkmıyor nasıl kadın bu baba? dedim. baktım ters ters bakıyor lafı değiştirmek için biraz friedrich engels'in ailenin, devletin ve özel mülkiyetin kökeni eserinden bahsettim. oğlum dedi bak sen kendinin farkında değilsin. normal değil bu hallerin seninle ilgili yıllardır çok endişeleniyoruz dedi. bugün ve bundan sonra ferhat beye gitmeyi ihmal etmiyceksin dedi. o kim? dedim pgibiyatrmış amk. oha amcık ağız pgibiyatr erkek mi bir de? diye bağırdım çatalı kafama fırlattı. fakat hızla çekilip çatalın buzdolabına çarpmasını sağladım. böyle zekiliklerim vardır. insanları beklenmeyen reflekslerimle şaşırtırım. ya baba pgibiyatr erkekse gitmem, erkekler benden hoşlanıyor, çok rahatsız oluyorum dedim. avradıma küfretti ve odama gitmemi söyledi. 3. kez avradıma küfretmesi sinirlerimi bozmuş olsa da canımın yanmaması için odama çıkmam gerekiyordu. odama çıkıp bizimkilerin uyanmasını bekledim.
not: merve nin memeleri en çok sabah 5-7 arasında gelişiyor bence. o yüzden uyuması lazım.
odadaki saat 9 buçuğu gösterirken babam evden çıktı. kapı sesinden anladım. böyle zekiliklerim var, insanlar benim farkında olmadığımı sandığı hareketleriyle kendilerini ele verirler bana karşı. merdivenleri parmak ucumda inerek merve nin odasına yöneldim. kapının önünde durdum ve biraz kapıyı seyrettim. her kapının farklı bir karakteri var bence. biliyorum ki merve nin kapısı bana karşı boş değil. bir kere gece su içmeye kalktığımda benle konuşmuştu çünkü. biraz bakıştıktan sonra kapıya vurdum ve uyanmasını söyledim. hiç ses seda gelmiyordu. mastürbasyon yapıyor olabileceğini düşünüp duyarlı bir abi olarak onu rahat bırakmam gerektiğini düşündüm. annemin odasına paldır küldür girip onu dürterek uyandırdım. ne var? dedi. emek ege ve özgür buzbaş'ın sunumuyla ''spor gecesi'' hafta içi her akşam 23:45'te ntvspor'da dedim. uyandı ve yüzünü yıkamaya gitti. ben de o sırada beklerken ne yapacağımı bilemediğimden enrique iglesias'tan hero parçasını mırıldandım. fakat sözlerini ve ezgisini bilmediğimi farkettim.
not: annem tuvalete sadece yüzünü yıkamaya girmiyor bence.
annem tuvaletten çıkınca merve'nin uyanıp uynamadığını sordu. odasında kendini tatmin ediyor dedim. annemin gözleri yuvalarından fırlıycaktı hemen koştu kapıya vurdu kızım dinleme abini diyor. sanki ona mastürbasyon yapmasını ben söyledim. her şeyi benden bilmeye bayılırlar. merve açtı kapıyı ne diyorsun anne sen? falan gibi bir şeyler dedi. nasıl becerdi bilmiyorum ama annemi mastürbasyon yapmadığına inandırmış ve kabak benim başıma patladı. merve çok zeki bir kız bence. ben ergenlik çağlarımda mastürbasyon yaparken hep yakalanırdım. babam bunun sebebinin ''kurtarın beni'' diye çığlık atmam olduğunu söylüyor ama bu konuda merve'nin kapısının parmağı olabilir bence. merve kalktı ve annemle kahvaltıyı hazırladılar. biraz çay yudumlamak biraz da merve'nin göğüslerinin gelişimini gözlemlemek için ben de oturdum masaya. abi ne bakıyorsun? dedi. muz yer misin? dedim. hayır diyor asdhfjıkewfewf anlamadı espriyi. merve yeterince zeki olmayabilir.
not: annem merve ve göğüslerini rahat bırakmalı artık.
submitted by Cratix16 to kopyamakarna [link] [comments]


2020.05.21 18:52 ferreisawesome Çocuğumuz olmayınca çare kaynanam oldu

Çocuğumuz olmayınca çare kaynanam oldu..(Yazan:Kerem) Merhaba ensest hikaye okurları, ben İstanbul’dan Kerem. 26 yaşında 3 yıllık evli devlet memuru bir makine mühendisiyim. Eşim benden 4 yaş küçük. Evlendiğimiz günden itibaren eşimle çocuk yapmak için uğraşıyoruz ancak eşimin ergenliğinden beri varolan yumurtlama probleminden ötürü başarılı olamıyorduk bir türlü. İki yıl denedikten sonra artık tıbbi yardım almaya başladık. Ama bu da derdimize derman olmadı. Eşim bu yüzden bunalımlara girdi ben de elaleme rezil olacağız hatta olduk diye çok korkuyordum.
Bir gün bir aile dostumuz bize taşıyıcı annelikten söz etti. Çocuğu başkası doğuracaktı ama yasal olarak annesi eşim olacaktı. Son çare olarak başka bir seçeneğimiz yok gibi gözüküyordu. Üstelik taşıyıcı annelik ülkemizde yasaktı. Biraz araştırdıktan sonra Gürcistan’da bu için yapıldığını öğrendik. Aile meclisini topladık. Kayınpederim ve kaynanam ayrı yaşıyorlardı ama bu mevzuyu konuşmak üzere o da katıldı bize. Kayınçom ve benim annem ve babam da vardı. En sonunda herkes taşın altına elini koydu ve Gürcistan’da bu işi halletmeye karar verdik. İçim rahatlamıştı bu sefer. Ancak ertesi gün eşim tadımızı kaçıracak bir şey daha ortaya attı. “Ya oradaki kadınlarda hastalık varsa, çocuğum hasta olursa” dedi. Mantıklıydı, çünkü Gürcistan’da seks turizmi yaygındı ve çocuğumuzu bu konuda riske atmak ne kadar doğruydu. Eşim yine bunalımlara girdi ağlamaya başladı sürekli. Aynı gün kayınvalidem geldi. Eşimin ağlamaktan şişmiş gözlerini görünce sordu. O da anlattı… Eşim “bize güvenebileceğimiz bir taşıyıcı anne lazım” dedi. Düşündük taşındık ama kimseyi bulamadık. Bulsak da kim bize yardım ederdi ki böyle bir konuda… Ertesi gün akşam yine kara kara düşünürken eşimin telefonu çaldı. Arayan kayınvalidem Handan’dı. Eşimden telefonun sesini hoparlöre vermesini istedi. “Çocuklarım, bu söylediklerim aramızda kalacak. Benimki sadece bir teklif. Düşünün taşının ama ben evlatlarım olarak sizlerin mutluluğu için böyle bir fedakarlık yapmak istiyorum” dedi. Biz eşimle birbirimize bakarak donduk kaldık. Eşim “olmaz anne öyle bişey” diyerek kapadı telefonu. Ertesi gün işten geldiğimde eşim konuyu açtı yine. “Ne dersin Kerem, annem olur mu” dedi. Belli ki kayınvalidemle tekrar konuşmuş… Ben sinirlenmiştim;
-”Nasıl olacak Tuğba? Elaleme ne diyeceğiz? 40 yaşında kayınvalidem hamile kaldı” mı diyeceğiz?
-”Annem 40 değil 38 yaşında Kerem ve bir çok insan bu yaşında hamile kalabiliyor. Kadın bizim için fedakarlık yapmak istiyor anlasana” dedi eşim.
-”İyi peki. Çocuğu annenin doğurduğunu gören eş dosta hayır bu bizim çocuğumuz mu diyeceğiz” dedim.
-”Annem onu da düşünmüş. Sen tayinini isteyeceksin. İstanbul’dan başka bir şehire taşınacağız. Bir-iki sene başka şehirde yaşayıp bu işi halledip tekrar döneceğiz İstanbul’a. Hem de çocuğumuzla beraber” diye cevap verdi eşim.
Mantıksız değildi aslında ama tayin mayin işi zor işlerdi. “Peki baban ne diyecek bu işe” diye sordum.
-”Babamın da, senin ailenin de bu işten haberi olmayacak. Gürcistan’daki herhangi bir taşıyıcı anneden olduğunu söyleyeceğiz çocuğun” dedi Tuğba.
Eşimin ve kayınvalidemin baskıları neticesinde kabul etmek zorunda kaldım bu işi. Tayin için de başvurdum. Bir ay içinde Kayseri’ye tayinim çıktı. İkinci ay Kayseri’ye taşınmıştık bile… Bu arada bir arkadaşım bir tanıdığı vasıtasıyla Gürcistan’da bize yardımcı olacak kişiyi de organize etti. Tarih belirlenince işyerimden senelik izin alarak Gürcistan’a uçtuk eşim ve kayınvalidemle birlikte. Arkadaşımın Gürcistan’daki bağlantısı bizi karşıladı. Konuştuk anlaştık. Bizden istediği 15000 euror parayı da peşin olarak verdik. Yarın arayacağını söyleyerek gitti adam. Biz otelimize yerleştik. Ertesi gün gözümüz telefonda bekledik ama haber gelmedi. Sonraki gün yine. İyice tedirgin olmuştuk. Adam benim aramalarıma da cevap vermiyordu. Israrlı aramalarımdan sonra en sonunda gecenin bir saatinde açtı ve “arama lan beni bir daha gavat” dedi ve suratıma kapadı telefonu. Dolandırılmıştık. Bugüne kadar çok para harcamıştık çocuk için ama dolandırılmak koymuştu bana. Eşim krize girdi. o gece tuvaletten gelen sesle uyandım. Kapı kilitliydi. Eşim ses vermiyordu. Kayınvalidemi uyandırdım yan odadan. Ona da ses vermeyince kapıyı kırıp içeri girdiğimde eşimin baygın halde yerde yattığını ve bir kutu ilaç içtiğini görünce elim ayağıma dolaştı. Hemen otel görevlilerine haber verdik ambulans istedik. Ambulans hemen geldi hastaneye apar topar gittik. Korkudan ağlıyorum. Eşime bir şey olursa ben de ölürdüm. Para pul çocuk falan umurumda değildi. Doktor midesini yıkadıklarını, komada olduğunu, şimdilik beklemekten başka bir şey yapamayacağımızı söyledi. O gece uyanmadı Tuğba. Ertesi gün gözlerini açtı şükür ama yine ağlamaktan başka bir şey yapmadı. Sakinleştirici ile bu sefer doktorlar uyutmak zorunda kaldılar. Kayınvalidem Handan o akşam “Kerem kalk otele gidiyoruz” dedi. “Noldu anne?” dememe bırakmadı “kalk bu işi çözeceğiz” dedi. Taksiye binip otele geldik. Takside konuşamadığımız için odaya çıkmayı bekledim. İkimiz de tedirgindik.
-”Anne ne yapacağız” dedim odaya çıkınca.
-”Buraya neden geldiysek onu yapacağız” dedi annem.
-”Anlamadım anne” dedim.
-”Anlamayacak bişey yok Kerem. Bu adi memlekete çocuk sahibi olmak için, beni hamile bırakmak için geldik. Şimdi beni hamile bırakacaksın” dedi. Ben afallamıştım;
-”Nasıl olur anne, nasıl yapacağız” diye sordum aptalca.
-”Kerem! Bak oğlum! Kızımın hayatı ve sizin evliliğiniz tehlikede. Siz benim evladımsınız. Bir fedakarlık yapacağımı söyledim işler sarpa sardı. Şimdi bu durumu düzeltebiliriz” dedi.
-”Anne nasıl olacak, nasıl spermlerimi aktaracağım sana anlamadım” dedim yine safça.
-”Oğlum vaktimiz yok. Kimseye de güvenemeyiz burada. Dünyadaki 6 milyar insan nasıl yapıyorsa biz de öyle yapacağız bu işi” diye cevap verdi.
-”Anne olur mu öyle şey! Sen benim annemsin! Hem Tuğba’ya ne diyeceğiz?” dedim telaşla.
-”Tuğba birkaç gün daha hastanede kalır. Kalmasa da doktorlardan rica ederiz uyuturlar bir iki gün daha. Biz de bu arada işi hallettik deriz” diye beni ikna etmeye çalıştı annem.
Elimde fazla bir seçenek yoktu. Bir amaç için yola çıkmıştık ve başımıza bir sürü talihsizlik gelmişti. Bu işi burada çözüp dönmek lazımdı Türkiye’ye. İster istemez kabul ettim. “Peki nasıl yapacağız anne ben çok utanırım” dedim. Annem;
-”Oğlum utanacak bir şey yok. Burada zevkimiz için bir şey yapmıyoruz” dedi. “Beni Tuğba olarak düşün” dedi. Hakikaten de eşim annesine benzer.
-”Tamam anne ama nolur makyaj falan yapalım, kılığını tipini değiştir, yoksa yapamam ben” dedim.
-”O zaman sen bir iki saat bekle otelde” dedi annem ve gitti. Bir saati biraz geçen bir vakitte geldi. “Tamam şimdi hazırlanırım Kerem” dedi. Duşa girdi. Oradan odaya geçerken “sen de duşunu al Kerem” dedi. Girdim duşumu alıp çıktım. Üzerimi giyinirken “Kerem gel hadi oğlum” diye seslendi annem içeriden. Kapıyı açtım oda kapkaranlıktı. Hemen yatağa girdim, yatak boştu. Az sonra ışık açıldı. O da ne!!! Ne göreyim!!! Kayınvalidem Handan saçlarını tepede topuz yapmış, çok güzel ve değişik bir makyaj yapmış, üzerinde siyah jartiyerli bir takımla karşımda bir afet gibi duruyordu. Memeleri taş gibi gözüküyordu ve sütyen ancak yarısını kapatabiliyordu. Altındaki tül külot da çok seksiydi. Çok farklı bir kadın olmuştu. Utangaç bir sesle “nasıl değişik biri olmuş muyum Kerem?” dedi. Ben hemen etkilenmiş, karşımdakinin kayınvalidem olduğunu unutmuştum bile. “Olmuşun anne çok güzel olmuşsun” dedim. Annem ışığı kapadı ve yatak başındaki ışıkları yaktı ve yanıma uzandı. “Bu gece ‘anne’ demek yok” dedi ve elini aletime attı. “Sadece o işi yapacağız değil mi anne” deim. “Bir çimdik attı, ‘anne’ yok dedim sana. Ne istiyorsan yapabilirsin, farz et ki bir kaçamak yapıyorsun oğlum” dedi. Ben de “bu gece ‘oğlum’ da yok o zaman”” dedim ve hemen öpüşmeye başladık. Annem mis gibi kokuyordu. Memelerini emmeye başladım sütyeni sıyırıp, gerçekten de taş gibiydi annemin vücudu. 38 yaşına gelmesine rağmen kendine çok iyi bakmıştı. Annem az sonra aşağıya inip aletimi ağzına aldı. “Anne ne yapıyorsun” deyince sikimi ağzından çıkartıp ısırır gibi yaptı “Anne demek yok dedim sana” dedi. Taşaklarımı avuçlayarak aletimi emiyordu annem adeta bir orospu gibi. Sadece içine boşalıp hamile bırakacağımı sanarken annem yılların acısını çıkarır gibi sevişiyordu benimle. Az sonra boşalacağımı anladım “anne dur, geliyorum” dedim kasılarak. Sikimi çıkarıp “hala anne diyorsun” dedi ve tekrar ağzına aldı. Ben kendimi çekmeye çalışırken o daha bir sabitledi sikimi ağzında ve eme eme ağzına boşalmamı sağladı. Ben de hayatımdaki en muhteşem boşalmayı yaşadım. “Anne harikasın ama neden böyle yaptın, hani hamile bırakacaktım seni” dedim. “Bırakırsın Kerem daha gece uzun” dedi ve 69 pozisyonunda üstüme çıktı. Külodu jartiyerin üstüne giymişti sıyırıp çıkardım. Annemin amını götünü dillemeye başladım. “Ohhh oğlum harikasın” diye inledi annem dilimi göt deliğinde gezdirmeye başlayınca. Ben de poposunu ısırarak “oğlum demek yoktu hani” dedim ve yalamaya devam ettim. Dilimi göt deliğine sokup çıkarmaya başladım annemin. “Oaaaawww Kerem ne diyeyim sana müthişsin” dedi annem. “Erkeğim de bana Handan, ‘oğlum’ deme” dedim. Az sonra annem dönüp kucağıma geldi ve sikimin üzerine oturmaya başladı. Alev gibi yanan amına yavaş yavaş sokuyordu aletimi annem. İçine girdikçe “Ohhh Kerem erkeğim benim, çok büyük aletin” diye inliyordu. otura kalka köküne kadar aldı sikimi annem. Sikimin üzerinde zıplamaya başladı. Başına kadar kalkıp tekrar oturuyordu. Az sonra hızlandırdı hareketlerini. Terlemiştik iyice. Annem hopladıkça şap şap ses çıkıyordu. Az sonra annemi altıma alıp domalttım. iki elimle yanaklarını ayırınca mükemmel göt deliği kabak gibi ortaya çıkmıştı. Dilimle tekrar muamele yapmaya başladım. “Oğlum hep dilini mi sokacaksın orayaaa” diye inledi. Ben şaşırmıştım. Demek götten de sikmemi istiyordu annem. Sikimin başını dayadım ve ittirmeye başladım götünün deliğine. Başı kolay girdi. Biraz yüklenince “ahh” diye inledi annem. Geri çekip tükürükleyip bir daha yüklendim. Bu sefer daha da ilerledim. Annemden “aaaoohhh” diye bir inleme geldi bu sefer. Biraz çekip tekrar yüklendiğimde artık sikim köküne kadar annemin göt deliğine girmişti. Annem bir çığlık attı ve “aaaaowww oğlum ne yaptınnnni müthişsinnn” diye inledi. Ben gidip gelmeye başladım bunu duyunca. “Sen vazgeçmeyeceksin demek ki! Tamam devam et ‘oğlum’ de bana! Oğlum dee!” diyerek götüne vurmaya başladım annemin. Annem altımda çıldırmıştı. Yüzünü tamamen yatağa baştırmış çarşafları sıkıyordu. “Ohhhh sik beni oğlummm… Daha sert vur aslan oğlummm” diye inliyordu. Ben de ellerini arkada kelepçe yaptım ve iyice çıkarıp tekrar girmeye başladım annemin götüne… “Ohhh annem benim harika götün var, süpersinnn” diyerek köklüyordum. Az sonra yine boşalacağımı anladım. “Anne geleceğim” dedim. “Devam et oğlum durma, arkama istiyorum hepsini” dedi ve elini arkaya atarak kalçamdan bastırarak göt deliğine köklememi istedi. Ben de anneme kitlenerek göt deliğinin derinliklerine boşaldım deli gibi… “Anne mükemmel bir kadınsın” dedim boşadıktan sonra. “Sen de harikasın oğlum, kaç kere boşaldığımı hatırlamıyorum bile” dedi.
Az sonra yatakta uzanırken “ee bu da boşa gitti anne” dedim gülerek. Annem elini taşaklarıma attı ve “hiç önemli değil aslanım, sen de bu alet varken daha çok şansımız var” dedi. Annem dışarı çıktığında bir kaç bira da almış kalkıp onları içtik biraz. sonra annem karşımda seksi bir şekilde dans etmeye başladı. Allahım çok güzel bir kadındı. Yani para versen böylesini sikemezsin… Az sonra kucağımdaydı. Memelerini ağzıma verdi. Emmeye doyamıyordum. Bacak arama inip sikimi göğüslerinin arasına alıp memeleriyle mastürbasyon yapmaya başladı bana. Sikim yine dikilmişti.
Az sonra annem kalkıp banyoya gitti. Su sesi gelmeye başlamıştı. içeri gelip “hadi banyoya erkeğim” diyerek bir göz kırptı. o göz kırpması beni azdırmaya yetti tekrar. Peşinden bir boğa gibi girdim içeri. Annem jartiyeriyle suyun altındaydı. Hemen ben de küvete girip annemi yüzüstü duvara yasladım ve götünün yarığına kafamı gömdüm. Her yerini yalamaya başladım tekrar. Uzun uzun öpüştük sonra. Dillerimiz birbirine dolanıyordu. Sonra annem benim taşaklarım dahil her yerimi yalamaya başladı. Taşaklarımın hepsini ağzına almaya çalışıyordu. Sikimi de gırtlağına kadar sokup çıkarıyordu. Sonra kulağıma yaklaştı ve “hadi erkeğim, şimdi zamanı geldi” dedi. Ben ayağa kalktım ve annemin arkasına geçtim. Arkasındayken amına girdim. Hızlı hızlı vurmaya başladım. Suyun da etkisiyle şap şap ses çıkıyordu her vuruşta. Annem de vurdukça “erkeğim, aslan oğlum, vur annene daha sert hadi koçum benim” diye inliyordu. Sonra annemi döndürdüm. duvara sırtını yaslayıp ayakta amına girmeye başladım tekrar. Annem boynuma dolandı. Vurdukça inliyordu. Az sonra bacaklarını belime doladı. Ben de alttan ellerimi kalçalarına attım ayakta kucakladım annemi. Amına girip çıkmaya başladım. Annem kucağımda çığlık çığlığaydı. “Hadi oğlum karını becerir gibi becer anneni, karını döller gibi dölle aslan erkeğim benim” diye inlerken ben de hareketlerimi hızlandırdım. Az sonra ellerimi bacaklarının altından geçirerek bacaklarını iyice ayırdım ve kollarını tuttum. Amına daha hızlı git gel yapmaya başladım. Ve sonrasında çığlık çığlığa annemin amcığına tüm spermlerimi akıttım. Annem “ooaaahhh erkeğim, aslan oğlum benimmm” diyerek inledi. Kucağımda çığlık atmaktan bitap düşmüştü. Kollarıma yığıldı. Çıkarıp kurulandıktan sonra yatağa yatırdım annemi. “Harikasın oğlum, resmen işimi bitirdin” diyerek uykuya geçti. Ben de yorulmuştum. Tam uykuya dalmıştım ki, hatta biraz uyumuş da olabilirim elim annemin götüne değdi. Taş gibi götü hissedince sikim yine kazık gibi oldu. Kalkıp annemin göt deliğini yalamaya başladım yine. Annemin götüne doyamıyordum. Annem baygın bir şekilde yatarken beline yastık koyup bir kez daha göt deliğini doya doya sikiyordum. Yine boşalacaktım ki annem “ağzıma istiyorum” diye inledi. Ben şaşırmıştım. Hiç hareket etmemişti ben sikerken ama demek ki uyanıktı. Çevirdim sikimi ağzına yaklaştırdım. Hemen ağzını açtı. Ben de Mastürbasyon yaparak ağzına boşaldım tekrar annemin. Bütün spermlerimi yuttu. Hatta dudaklarına bulaşanları da diliyle ağzına aldı. O sabah çok mutlu uyandık. Hastaneye sabah erkenden gittik eşimin yanına. Mutlu haberi verdik. Nasıl olduğunu sorduğunda hastanede başka biriyle tanıştığımızı, onun yardımcı olduğunu, kendisinden aldığımız yumurta hücreleriyle benim sperm hücrelerimi annemin rahmine yerleştirdiğimizi, bu sayede işi başardığımızı anlattık. Eşim çok mutlu oldu. Hemen o gün taburcu oldu hatta. Beraber bir iki gün daha gezdik. Kayınvalidemle kaçamak bakışlar atıyorduk birbirimize arada. Ardından yurda döndük.
Kayseri’ye hemen alıştık. Büyük bir şehirdi burası da. Eşime de Cumartesi günleri de mesaisi olan bir muhasebe işi buldum çalıştığımız firmalardan birinde. O ilk Cumartesi günüydü… Rüyamda birisi aletimi yalıyordu. Az sonra uyandım. Rüya değildi, odamdaydım. Demek ki eşim yalıyordu sikimi derken bir baktım ne göreyim. Kayınvalidem yine o geceki jartiyerli takımını giymiş, yine harika bir makyaj yapmış. Sikimi emiyor. “Anne ne yapıyorsun” dedim kendimi çekerek. “Bir şey yapmıyorum oğlum. Sadece o geceyi unutamıyorum. Ne var anneni bir kere daha doyursan! Bir kaç aya karnım şişer zaten, günleri değerlendirelim bence” diyerek tekrar sikime yumuldu. Benden günah gitmişti. Annemi o gün eşim gelene kadar evire çevire evin her yerinde becerdim. Akşam poposunun üzerine oturamayacak haldeydi ama memnundu…
O yılı Kayseri’de geçirdik. Annem bize bir kız çocuğu doğurdu, adını Eda koyduk. Çok tatlı bir bebekti. 3-4 ay sonra İstanbul’a tekrar tayinimi aldırabildim. Kimse bir şey anlamadan bu işi halletmenin verdiği gurur, kayınvalidemi sikmiş olmanın verdiği mutlulukla döndük mahallemize tekrar, annem de bir üst katımızdaki evine yerleşti. Annem doğumdan önce biraz zayıf bir kadındı. Doğumda aldığı kiloları da hızlıca verdi. Ama önceki gibi zayıf değildi artık. Bu sefer tam bir afete dönüştü. Şimdi eşim de çalıştığı için Eda’ya annem bakıyor. Yani Eda’nın da öz annesi… Kendi kızının bakıcılığını yapıyor kayınvalidem… Bazen işten erken çıktığımda çocuğu almaya ben çıkıyorum annemin yanına. Çocuğu almadan önce bir posta sikiyor, sonra Eda’yı alıyorum… Bazen de annem geldiğimde bizim evde oluyor. Eşim daha gelmemişse, o gelene kadar annemi doyuruyorum. Bazen o kadar azgın oluyoruz ki Eda ağlasa da bakmıyor, sikişmeye devam ediyoruz… Bir sene sonra annem bir kere daha hamile kaldı ama onu eşime hissettirmeden aldırdık… Eda bu sene anaokuluna başladı. Annem de 45 yaşına geldi ama hala bir afet. Kızından hala daha güzel. Hala Eşim işteyken ve Eda okuldayken sikiyorum annemi. Cumartesi günleri eşim işte ama Eda’nın okulu yok. Uyuduğu zaman rahat rahat sikişiyoruz. Uyanıkken de televizyonda ona bir çizgi film takıp evin değişik yerlerinde sikişmeye devam ediyoruz. Bazen Eda’ya yemek yedirirken sikiyorum annemi arkasına geçip. Bazen annem mutfakta yemek hazırlarken arkasına geçip eteğini sıyırıp sikiyorum hemen. Bazen de annem Eda’yı kucağına alıyor ben de annemi kucağıma alıp sikiyorum… Bazen beraber evcilik oynuyoruz. Eda dışarda kalıyor, ben annemle çadıra girip ağzına veriyorum. Bazen de doktorculuk oynuyoruz. Eda annemin annesi oluyor, ben doktor oluyorum, annem de hasta. Tabi her seferinde hastaya iğne yapıyorum Bir keresinde eşime yakalanıyorduk. Bizim evde Eda odasında oynarken ben annemi salonda kanepenin kolçağına domaltmış götünden sikiyordum. Tam boşalmaya başlamıştım ki annemin telefonu çaldı, arayan Tuğba’ydı. “Anne kapıyı çalıyorum neden açmıyorsun” dedi. Annem telaşla “kızım alt kattayız, buraya gel” dedi. Hemen toparlandık, üstümüzü başımızı düzelttik. Ben Eda’yla oyun oynuyormuşum gibi yaptım, annem de mutfaktaymış gibi yaptı. Eşim gelince bir şey anlamadı Allahtan ama ben kayınvalidemin eteğinin altından bacağından sızan spermlerimi gördüm ve hemen annemi uyardım. O da bir şey almak bahanesiyle yukarı çıkıp temizlendi… Her şeye rağmen Cumartesi günleri hala benim için en güzel gün… Eşim hissetmediği sürece annemi sikmeye devam edeceğim…
submitted by ferreisawesome to u/ferreisawesome [link] [comments]


2020.05.21 17:11 ferreisawesome Eniştemin Annemi Sikme Çabaları

Ben Tolga. Sizlerle başımdan geçenleri paylaşmaya devam ediyorum. Teyzem anneme çok yakın davranıyordu. Her seferinde onu kandırıp elliyor ve onun bir erkeğe ihtiyacı olduğunu hatırlatıp bu konuyu sürekli gündemde tutup annemle sevişmeye devam ediyordu. Annemde halinden memnundu ki sesi çıkmıyordu.
Teyzem oturmaya geldiği bir gün ben yine kapı anahtar deliğinde yerimi almıştım. Anneme
— Kız tek başına zor değil mi, diye sordu. Annem biraz sinirliydi ve tersledi.
— Abla hep bu konuyu konuşuyorsun. Ben hayatımdan memnunum. Bırak da hayatımı yaşayayım, dedi.
— Ne bağırıyon kız?! İnsan gibi yardım edelim dedik. Sen bilirsin sulu amcıklı. Şuna bak, iyilik yapıyoruz bide fırça yiyoruz. Git kime verirsen ver o zaman.
— Hayret bir şey ya deyip kalktı annem. Mutfağa gitti.
Anlaşılan tartışma büyüyecekti. Çıkıp çıkmamak arasında tereddütte kaldım. Biraz daha beklemekte yarar var, araları düzelir nasılsa dedim ve dikizlemeye devam ettim. Teyzem kaşar olduğu için annemi yumuşatmasını bilirdi diye düşündüm.
Annem odaya girip
— Abla, affedersin. Sana bağırmamalıydım, dedi. Teyzem de
— Olsun be kızım, sen de haklısın. Yarraksızlık delirtir kadını. Her şeyi yaptırır valla. Kızmadım inan ki, dedi. Annem de
— Tamam canım ablam deyip sarıldı teyzeme. Teyzem yine yapmıştı yapacağını annemi tavlamıştı.
Teyzem anneme bir şeyler anlatmak istiyordu ama ben ne olduğunu çözemiyordum. Hareketlerinden belliydi ama bir türlü söyleyemiyordu. Annem:
— Abla sende bugün bir tuhaflık var. Farklı davranıyorsun. Noldu hayırdır?
— Yok be kızım hep aynı bir şey yok. Ama annem doğru anlamıştı teyzem bir şeyler yumurtlayacaktı.
Teyzem bizde 1 saat kadar oturmuştu o gece aniden eniştem çıka geldi. Şaşırdım. Enişteme yalvarsan tv yi bırakıp gelmezdi. Adam tam bir tv kolik. Annem bile
— Ooo enişte sen bu eve uğrar mıydın, diye takıldı. Eniştem beni sordu. Annem de
— Her zamanki gibi odasında yatıyor, dedi. Eniştem teyzeme bakışlarını yoğunlaştırdı. Annem mutfağa çıktı. Eniştem ellerini ovuşturup
— Konuyu açtın mı, dedi. Teyzem de
— Hayır açamadım. Kızar bu çatlak. Hemen alıştır alıştıra söylicez yavrum, dedi.
Anladım ki teyzem kocasına annemi siktirecekti. Meğer orospunun derdi başkaymış. Ama yinede eğer yaparlarsa izlemesi zevkli olacaktı, her ne kadar sikilen annem olsa da.
Teyzem her zamanki gibi bacakları yaymış bir vaziyette oturuyordu. Annem içeri girdi, yandaki kanepeye geçti. Teyzem de
— Gel kız sen de yanımıza, kalma tek başına orada, dedi. Annem de
— Sıkışmayalım rahat oturalım sıcak zaten, dedi. Eniştem de
— Gel be baldız sıkışmayız, korkma yemem seni, dedi. Annem
— Aman enişte o nasıl söz öyle aşk olsun, dedi ve çaresiz yanlarına oturdu.
Muhabbet'e başladılar teyzem inanılmaz frikikler veriyordu sikim kazık gibi olmuştu. Ama hemen gelmek istemiyordum tadını çıkarmalıydım. Annemin gözü sürekli teyzemdeydi. Çünkü her zamanki gibi orospuluğu ele almış açtıkça açıyordu bunun üzerine annem
— Abla, nasıl oturuş kız öyle, deyince belki de o geceki en talihsiz soruyu sormuş oldu. Çünkü teyzem bu lafın üzerine konuyu açmasını bilecekti.
— Ne var kızım biriniz kocam biriniz kardeşim hanginizden çekineyim, dedi. Annem de
— Olsun kocan da olsa bende olsam güzel otur ben bilmem mi yayıp oturayım deyince teyzem de
— Otur sende kızım rahatına bak, dedi. Annem de
— Abla saçmalama, eniştemin yanında olur mu hiç deyince teyzem
— Kızım rahat ol yemez seni enişten dedi. Gülmeye başladılar. Annem yerinden kalktı ve çay koyayım içeriz diyerek mutfağa gitti. Eniştem teyzeme bakarak
— Kolay olmayacak galiba, dedi. Teyzem de
— Sen bana bırak, yumuşatmasını bilirim ben onu. Ne yapıp edip bugüne kadar az mı elledim sanıyorsun, deyince eniştem
— Nasıl kız güzel mi bari, dedi. Teyzem de
— Güzel ne kelime kalçaları sımsıkı. Yala doymazsın. Amı desen 2 senedir yarrak girmiyor. Sen düşün işte. Daracık göğüsler zaten benim gibi... Daha ne olsun, dedi. Eniştem yine ellerini ovuşturmaya başladı. Keyfi yerine gelmişti anlaşılan.
Annem elinde bardaklarla içeri girdi birazdan çayımızda hazır dedi. Acaba annemi nasıl kandıracaklardı çok merak ediyordum. Annem teyzeme
— Kız sen hala öyle mi oturuyorsun? Topla kendini hayret bişeysin yaa, dedi. Teyzem
— Kızım ne var? Niye utanayım? Biriniz her akşam altına yattığım adam, birinizde ben de olanın ondada olduğu kardeşim, dedi. Annem kızarmıştı.
— Abla sana da bir şey demeye gelmiyor, dedi.
Eniştem de yavaşça teyzeme elini atmıştı. Teyzem durumu hemen karşılığını verdi. Eniştemin göğsüne elini dayayıp okşamaya başladı. Annem durumdan rahatsız olmuştu ve
— Ben bir çaya bakayım, diyip kalkmaya yeltendi. Teyzem de orospuluk yapacak yan oldu.
— Kız canın mı çekti kıskandın mı yoksa, dedi. Annem de
— Ne alakası var? Kocan o senin, tabii ki rahat davranacaksınız ama benim yanımda yapmayın, gidin evinizde yapın ne yapacaksanız, dedi. Teyzem kaşar olduğu için eşine
— Baldızına da sarıl yavrum, gücenmesin, dedi. Eniştem dünden razı zaten elini annemin omzuna attı. Annem uzak durmaya çalıştıkça eniştem çekiyordu kendine.
Annem eniştemin solunda oturmuştu sol eli fazla kıpırdamıyordu. Ama sağ eli teyzemin kalçalarını sıkmaya başlamıştı. Annem yanında oturduğu için fark edemiyordu. Farketse eminim ki kalkar mutfağa giderdi.
Eniştem elini annemin omzunda gezdirmeye başladı. Annem fark edince kendini çekti.
— Ufff çok sıcak, bi' de iç içe oturduk. Dur şöyle rahat oturalım enişte, deyip uzaklaşmak istedi. Teyzem
— Kız ne var, utandın mı? Bana neler yapıyor baksana, dedi. Annem de
— Ne yapıyormuş deyince eniştem hemen teyzemin götüne elini attı. Annem de eniştemin üzerinden eğilip bakacak oldu ama eniştemin yarrak dikilmişti. Annem fark etti ama çaktırmamaya çalıştı. Sonra
— Aaa ne yapıyorsunuz siz? Gidin evinize napıcaksanız yapın be, hayret bişeysiniz, dedi. Eniştem
— Ne var kız? Utanma bu kadar. Zamanında sen yapmıyormuydun sanki, dedi. Teyzemde onaylar şekilde başını sallayıp
— Yani, dedi. Canı çekmiştir zillinin de ondan böyle yapıyor. Yavrum elle azcık şunu da nasiplensin.
Eniştem annemin beline doğru elini kaydırmaya ve sıvazlamaya başladı. Annemde elini tutup
— Enişte yapma, dedi. Ama yapma derken samimi olmadığı ve isterik olduğu her halinden belliydi. Eniştem
— Dur kız yemem seni, korkma. Birazcık elliycez alt tarafı, ne var bunda? Yabancıya gitmesin, deyince annem
— Enişte ablamın yanında yapma bari. Yalnızken gelsen tamam, deyince teyzem
— Kızım, enişten ne zamandır seni soruyor bana, ne yapıyor, diye. Ben de aramızdaki her şeyi anlattım, seninle seviştiğimizi. Sonuçta ben lezbiyen değilim, sen de bana uydun istemeden ama ikimiz de gerçek erkek istiyoruz. Benim zaten var, istediğim zaman sikiyor enişten ama sen elaleme verecek değilsin. O yüzden bu ortamıı hazırlamak için senle seviştim bunca zamandır. Ama keyif de aldım açıkçası, dedi. Şimdi olan biteni hem ben hem de annem daha iyi anlamıştık. Ben teyzemin azgın olduğunu ve eniştemle yetinmediğini düşünürken meğer amaçları annemi sikmekmiş.
Eniştem annemin belinden okşamaya devam ediyordu teyzem de elini kocasının yarrağının üzerinde gezdiriyordu. Bir eliyle de göğsüne küçük çimdikler atıyordu. Ben zevkten çıldırmak üzereydim. Sikim elimde taş gibi zonklamaya başlamıştı. Annem de teyzem gibi bir elini eniştemin aletine atmıştı. Belli ki canına tak etmiş ve bir an önce onu istiyordu. Enişteme doğru iyice yanaştı bacak bacak üztüne attı eniştem annemin sol baldırı açıkta kalınca elini hemen oraya kaydırdı.
Annem frikik veriyor bense 31 çekmeye devam ediyordum. Annem in külodu her zaman ki gibi beyazdı. Eniştem elini biraz daha alta sokarak annemim baldırını iyice eline aldı ve sıkmaya başladı. Annemin nefes alış verişi değişmiş gözleri de bir tuhaf bakıyordu.
Teyzem elini eniştemin eşortmanına sokup yarrağını çıkardı. Ben benimki kalın ve uzun derdim ama eniştemin yarrağını görünce koplekse girdim. O neydi öyle? 20 cm civarı kalın ve damarlıydı sanırım hepimiz böyle bir alete sahip olmak isteriz. Teyzem çok şanslıydı, tabii artık annem de.
Eniştem artık rahatlamıştı. Annemin istekli tavırları sayesinde istediği yerine dokunmaya başladı. Elini arkasından annemin önüne alıp külodunun üzerinden amını okşamaya başladı. Annem bacaklarını sıkıp bırakıyordu. Teyzem de eliyle eniştemin sikini sıvazlayıp 31 çekmeye çalışıyordu. Ama enişteminki gerçekten çok büyüktü teyzem bir ara iki eliyle tuttu yinede eniştemin sikinde tutulacak yer kalmıştı.
Teyzemin tam bir orospu olduğunu söylemiştim. Ağzına almaya başladı ama hepsini alması mümkün değildi. Annem de alttan eniştemiz taşaklarını okşamaya başladı enişte bey iyice mayıştı. Arkaya doğru yaslandı ve eliyle annemin amını okşamaya devam etti.
Annem yarrağa doğru eğildi. Teyzem öyle iştahlı ağzına alıyordu ki kendinden geçmişti. Annem dürterek
— Kız bana da ver! Sen nasılsa her akşam oynarsın bununla, dedi. Teyzem öyle dalmış ki birden sıçradı ve
— Ne dedin anlamadım, dedi. Gülüştüler. Eniştem
— Ulan karı, ben her zaman yanındayım bırak da kız nasiplensin azcık, dedi.
Teyzem yarağı bıraktı ve annem ağzına almaya başladı. Ama o kalın yarağı almak o kadar kolay değildi. Eniştem zevke gelmiş annemi yarrağına doğru bastırmaya başladı. Bir yandan da diğer eliyle kucağına yatan annemin götünü okşuyordu. Annemin götü gerçekten çok güzeldir uyurken çok defalar ellemişimdir. Annemin kalçalatını sıktıkça ben de zevkten kuduruyordum. Eniştem
— Baldız, yeter artık doymadın mı daha, dedi. Annem ağzına almayı bıraktı ve eniştem
— Hadi kalk ayağa, dedi.
Annem ayağa kalktı eniştemin dizleri önünde. Eniştem ellerini kalçalarına attı, eteğini yukarı sıyırmaya başladı. Bu arada annemin göbeğini yalıyordu. Annem o kadar kıvama geldiki nerdeyse ayakta duramıyor eniştem elleriyle ona destek oluyordu. Eniştem önden elini bir soktu ki annemin amı ve götü ellerinin içinde yok oldu. Eliyle sıkıyordu ki annem inlemeye başladı. Teyzem de
— Sus kız, tolga duyacak şimdi dedi. Eniştem bunun üzerine
— Sahi bu çocuk hiç kalkmaz mı ya, dedi. Kalkarsa boku yedik naparız, dedi. Teyzem de
— O da bize katılır. Onun canı yok mu, dedi. Annem de
— Yapma ya! Beni mi sikecek, dedi.
— Kızım ensest değil miyiz? Yapacak elbet! Sadece seni değil, benim karıyı da sikecek. gerçi o kadar büyüdü mü o, dedi. Teyzem de
— Hem de ne büyümek! Bir yarrak var seninkine yakın valla, deyince
— Bak sen! Nerde gördün kız sen, dedi eniştem. O da
— Banyoda bir gün sesler geliyordu. Size gelmiştim. Sen içerdeydin, dedi anneme. Su içmeye kalktım. banyo önünden geçerken sesler duydum eğilip baktığımda 31 çekiyordu seninki, dedi. Eniştem
— Eee çok mu büyüktü bu kadar yahu? Etkilenmiş gibi anlatıyorsun, dedi. Teyzem de
— Valla bir kadını doyuracak kıvamda geldi bana, dedi. Annem de
— Evet, doğru enişte. Bayağı büyüdü tolga, değişti. Ben çok gördüm, dedi. Banyoda, yatarken, uyurken, şortun arasından hep görüyordum dedi.
Içimden bir ses beni de çağırın diye yalvarıyordu ama eniştem
— Durun bakalım daha erken. Hele biraz daha palazlansın ondan sonra bakarız, dedi ve hayallerim suya düşürdü. Bırakın şimdi bunları baldız. Kaynatma muhabbeti de ver artık, dedi. Annem
— Ne acelen var, sabaha kadar vakit var, dedi.
Annem hala ayaktaydı. Eniştem dişleri ile annemin külodunu aşağı indirdi. Sonra da bir çırpıda eteğini çıkardı. Annemin üzerinde sadece tişört ve içinde sütyeni kalmıştı. Eniştem önce tişortü çıkardı. Annemi yanına oturttu ve sütyenin üzerinden göğüslerini sıkmaya başladı. Annemim göğüs uçları dut kadar oldu. Zaten büyük ve dikti. Hepten dimdik olmuştu.
Teyzem ikinci planda kalmıştı ama oda kocasının elleyebildiği yerlerini elliyordu. Eniştem annemin belinden tuttu ve
— Hadi bakalım! Çık üstüne şunun, dedi. Annem
— Nasıl olcak enişte? Hepsini alamam ben. Aşağı yatayım, sen yavaş yavaş gir, dedi. Eniştem annemi kendine doğru bir hışımla çekti.
— Hadi kız nazlanma sen nelerini alırsın bu azgınlıkla, dedi ve annemi bir hışımla bacaklarının üstüne oturttu. Annem
— Dur canımı yakma, yoksa vermem, dedi.
Teyzem de annemi bastırmaya başladı. Zorla tecavüze döndü olay. Annem bağırmaya başladı. Odamdan çıkıp olaya mudahele etmek istedim ama eniştem döver korkusu ile çıkamadım.
Annem ağlıyordu.
— Zorla olmaz ki canım! Ne güzel alıştıra alıştıra yapıyorduk, birden bu şiddet niye? Ben orospu muyum? Orospuya bile böyle yapılmaz, dedi. Eniştem
— Haklısın özür dilerim, dedi ve saçlarını okşamaya başladı. Napıyım kızım ne zamandır bu anı bekliyordum? Çok güzelsin. Seni bulunca bir an önce becermek istiyorum, dedi. Teyzem de
— Kızım azdırdık adamı, artık vereceğiz çaresi yok, dedi. Annemde
— Ben vermiycem demedim ki. Ama her şey güzellikle olsun. Ne o öyle tecavüz eder gibi, dedi. Eniştem
— Neyse, hadi boşverin. Artık işimize bakalım, dedi. Annem bunun üzerine
— Ver bakalım şunu, nasılmış görelim, deyip eniştemin baldırlarına oturdu.
Annem ayaklarını oturdukları kanepeye basıp eniştemin o kalın yarrağının üztüne oturmaya çalıştı. O kadar kalın dı ki annem zorla oturuyordu. daha kafası girmemişti annem
— Off, canım yanıyor. Sırılsıklam oldum ama yine de girmiyor bu, dedi. Eniştem
— Acele etme güzelim. Hepsi senin, sana feda olsun, deyip güldü. Teyzem
— Kızım sen bana sor. Sen bir kere alıyon, ben her gece alıyorum onu, dedi.
Annem yavaşça yukarı aşağı zıplamaya başladı. Eniştemin yarrağının kafasından sonraki bölümü içine almaya başladı. Teyzem
— Kız iyi gidiyorsun, ben bu kadar rahat alamıyorum, deyince eniştem de
— Eee, kaç senedir hasret bırakta olsun o kadar, dedi.
Annem gerçekten azimliyidi ve hepsini almaya kararlı görünüyordu. Bir müddet sonra annem eniştemin baldırlarına kadar oturmaya başladı. İnanılmaz bir görüntüydü! O kocaman yarrak bir çıkıyor, bir kayboluyordu. Annemden bembeyaz sular akmaya başladı. Anlaşılan gelmişti ama almaya devam ediyordu. Eniştemin gelmeye niyeti yoktu. Annem biraz daha zıpladıktan sonra bitkin bir halde "ohhh" diyerek eniştemin üstüne kapaklandı.
Eniştem ellerini annemin kalçalarında gezdirmeye başladı ve parmaklarını annemin göt deliğine sokmaya çalıştı. Annem bitkin olduğu için tepki vermiyordu eniştemin göğsüne kapandığı için. Eniştem teyzeme arkadan yapıcam işareti yapıyordu. Teyzem de sen söyle gibilerinden hareketler yapıyordu. Eniştem
— Baldız önün tadını aldık, bi de arkanın tadına bakalım, dedi. Annem
— Enişte dur, kendime geleyim. Hayatımda ilk defa böyle bir yarrak aldım içime. Böbrek yataklarımda hissettim valla. Abla sen nasıl dayanıyorsun ya, deyince gülmeye başladılar. Eniştem teyzeme
— Kalk kız krem bul, dedi. Annem de
— Ecza dolabında var, al, dedi. Ama ecza dolabı benim odamdaydı. Teyzem de
— Nerede dolap, deyince
— Tolganın odasında. Çaktırmadan gir içeri, al hemen gel, dedi annem.
Teyzem yarı çıplak odama gelicekti. Heyeceanlandım ve hemen yatağıma yattım ama teyzem çıplak değildi. Sadece üzerine elbisesini giymişti. Odaya girdi. Işığı yaktı. Ecza dolabı biraz yüksekteydi. Sandalyeye çıkıp alması gerekiyordu. Nitekim öyle yaptı. Ben de fırsat bu fırsat hemen dikizlemeye başladım.
Teyzemin götünü alttan bakınca hiç görmemiştim. Çok güzel görünüyordu. Ecza dolabında kremi almak bu kadar uzun sürmese diye düşünüyordum. Teyzem sanki bilerek sandalyeden inmiyor, bana frikik veriyordu.
Sonra indi. Benim başımı okşadı. Uyur numarasını her zaman iyi yaparım. Teyzem bana
— Uyu uyu da malın iyice büyüsün, sonra gel teyzeni yarağa doyur, dedi. Duyduklarıma inanamıyordum teyzem beni arzuluyordu.
Elini benim alete attı. Sabahtan beri kalkık olan sikim taş gibiydi. Teyzem sikimi sıvazlamaya başladı. Zaten 1-2 dokunsan gelecek olan sikim öyle bir patladı ki teyzem ne yapacağını şaşırdı.
— Eyvah geldi oğlan, dedi ve alelacele odadan çıkıp kapıyı kapattı.
Annemlerin yanına oturdu. Kremi açtı. Eliyle annemin göt deliğine sürdü. Sonra da eniştemin yarağına sürmeye başladı. İlginç olan annem yarım saat enişteminkini içine aldı. Boşaldı ama eniştemde hala tık yoktu. Ben olsam şimdiye en az 5 defa gelmiştim diye düşündüm.
Eniştem annemi kanepeye doğru domalttı, eliyle sikinin kafasını sıvazladı ve annemin o daracık göt deliğine dayadı. Girmesi imkansızdı. Teyzem
— Kızım bugüne kadar bana çok denedi ama bir türlü alamadım. Bakalım sen ne yapıcan, dedi. Annem de
— Ben de ilk defa alıyorum. Bilmiyorum. Acırsa bırak deyince bırakırsın enişte, tamam mı, dedi. Eniştem
— Karı sen önden de alamıyorsun ki bunu, deyince teyzemin yüzü düştü. Morali bozulmuştu anlaşılan. Zaten alabilseydi, eniştem anneme göz koyar mıydı? Kimbilir, belki de annem yerine teyzemi almadı diye dert yanıyordur içinden.
Eniştem yarağının kafasını iyice bastırmaya başladı. Annem acının etkisiyle bağırmaya başladı ama eniştem duracak gibi görünmüyordu.
— Kızım dur, bir alışsın gerisi gelecek. Sık azcık dişini. Sen de sabahtan beri alıyorsun şimdi de alırsın, dedi.
— Ama çok acıyor, diye dert yandı annem.
Zavallı annem o yarağı almak gerçekten zordu ve yüzüne bakılırsa gerçekten acı çekiyordu. Ama ben yine de müthiş zevk alıyordum sikilien annem olmasına rağmen.
Eniştem
— İyice alıştı. Bak şimdi, hepsini sokucam hazır mısın baldız, dedi. Annem de
— Sok artık, bitsin bu işkence, dedi.
Eniştem iyice abanmaya başladı. Annem bağırdı. Teyzem de
— Sus kız! Tolga uyanacak şimdi. Zaten az once yanına gidince bir yokladım, siki kazık gibi olmuş. Bir iki zıvazladım, patladı pezevenk, dedi. Gülmeye başladılar. Eniştem
— Ulan karı, senden korkulur. Uyuyan çocukla ne işin var? Boşuna pislendi çocuk, dedi.
Benden konuşmaları hoşuma gitmişti. Eniştem
— Nasıl bari? İyice mi salatalığı, dedi. Teyzem de
— Valla, şimdi çağırıcam. O da beni siksin. Benim yüzüme bakan yok, dedi. Eniştem bunun zerine
— Karı, benim gelmeye niyetim yok. Birazdan seni alıcam altıma dedi.
Eniştemim git gelleri hızlanmıştı. Annem de ilkinde olduğu gibi feryat etmiyordu.
— Getirelim mi kız, ister misin, dedi. Annem başını isterik bi şekilde salladı.
Teyzem annemin amını okşamaya başladı eniştem köklüyor teyzem parmaklıyor annem zevkten çıldırtıyordu. Çok geçmedi ki annem titreyerek boşaldı. "Bu akşamı ömrüm boyunca unutmayacağım" dedi ve kanepeye uzandı.
Belli ki annem bitmişti. Eniştem "Baldız geldi. Sıra sende hatun. Gel bakalım" dedi. Her zaman alışık olduğu vücüda öpücükler kondurmaya başladı. Teyzem inlemeye başladı. Eniştem teyzemi annemin yanına yatırdı ve bacaklarını omzuna aldı. Yarrağını öyle bir kökledi ki teyzem çığlık atarak
— Yavaş, çok canımı yakıyorsun. Her seferine bunu yapmak zorunda mısın be adam, dedi. Eniştem de
— Kızım seni böyle sikmek hoşuma gidiyor dedi. Ama biraz daha bağırın da tolga uyansın ister misiniz dedi. Annemde
— Sakın ha! Uyanırsa ayıp olur. O da isterse naparız sonra dedi.
Bu duyduklarım beni cesaretlendiriyordu. Bir yolunu bulup katılmalıydım onlara. Aklıma bir fikir geldi: gözlerimi ovarak uykulu numarası yapıp odadan çıkmak ve onları görünce olaya katılmak.
Tüm cesaretimi toplamalıydım ama eniştemin teyzemi sikişini seyretmek istiyordum. Çünkü eniştem gerçekten iyi bir sikiciymiş, onu fark ettim.
Teyzem
— Yeter artık! Gel be adam. Siktin belamızı, dedi. Teyzem sarsılarak geldi ama eniştemin hala gelmeye niyeti yoktu. Teyzeme
— Seni de götten sikecem bu akşam. Bak kardeşin nasıl aldı. Sen niye alamayasın, dedi ve teyzemin götünü kendine doğru çevirdi.
Teyzem istekli değildi ve karşı koyuyordu. Eniştem de
— Sus be kadın domal zorluk çıkarma bana, dedi. Teyzem
— Hayır, istemiyorum zorla mı be adam, deyince kapışmaya başladılar. Annem de olaya müdahele etmek istedi.
— Abla ne var bunda? Yavaşça alırsın işte, dedi.
Teyzem inat ediyordu. Eniştem en sonunda "Ehhh yeter ama", dedi ve teyzemin kalçasını iki eliyle kavradı. Teyzem yan yatar pozisyonda iken
— Zorla mı istiyon, al o zaman, dedi teyzem bağırmaya başladı. Eniştem
— Sus! Tolga duyacak, dedi. Annem de
— Evet abla duyacak şimdi, dedi.
Eniştem yarağının kafasını teyzemin göt deliğine dayadı. Krem istedi. Annem de hemen verdi. Eniştem "Sen sür" dedi. Annem de parmaklarına sıkıp teyzemin deliğine sürmeye başladı. Eniştem "Bana da sür. Kurumuş bu yarak" dedi. Annem eniştemin yarrağına da sürdü. Eniştem gerildi ve öyle bir geçirdi ki teyzem feryat figan...
Tam bu sırada çıkmalıyım dedim ve kapıyı açıp çıktım. Onlar bana ben onlara bakıyordum. Gözlerimi ovarak
— Ne oluyor burada ya, dedim. Eniştem
— Gel lan piç kurusu, sen de katıl. Zamanı geldi artık, dedi.
Ben yanlarına doğru yöneldim annem kanepenin örtüsü ile açıkta kalan yerlerinin hiç olmazsa bir kısmını kapatmaya çalışıyordu.
— Anne boşuna uğraşma. O örtüyle yaptığın ayıbı kapatamazsın, dedim. Annem ağlamaya başladı. Hemen yanına gittim.
— Ama sende haklısın. Kaç senedir erkeksiz yaşıyorsun. Kızmıyorum sana ama bana gelebilrdin bu konuda. Ben sana yardımcı olurdum, dedim. Annemin gözlerinin içi parladı sanki bu bakış bundan sonraki günlerde benime beraber olacağını anlatmaya yetmişti.
O akşam bende aralarına katıldım. 4 kişi sabaha kadar sikiştik ve ondan sonraki günlerde bazen yalnızca annemi bazen teyzemi bazen de ikisini birden siktim.
submitted by ferreisawesome to u/ferreisawesome [link] [comments]


2020.02.26 09:47 merterxxi Hamlamışım

Akşam mesaj atmıştı ama sabah arayıp hatırlatması iyi oldu. Arzu aradığında uyuyordum, telefonun sesiyle uyandım. Açar açmaz, daha bi “Nasılsın ?” bile demeden “Geliyosun di mi?” dedi. Tabiî ki geleceğimi ama önce bi duş almam gerektiğini söyledim. “Boş ver, nasılsa geldiğinde terleyeceksin” deyip, manidarca güldü. Ben de güldüm. Telefonu kapattıktan sonra, gidip çaydanlığın altını yaktım. Çay kaynayadursun, oraya gidince birden enerjikleşip hamlamayayım, sonra bütün bir hafta kaslanm ağrımasın diye bikaç kültürfizik hareketi yaptım. Önce mutfaktan salona doğru koştum, sonra tekrar mutfağa doğru koşarak, iki kolumu açıp belimle daire çizerek bedenimi ısıttım. Sonra parmak uçlarımla ayak uçlanma on kere “Ha bir ki üç dört” diye dokunup kalktım. Sonra hiç terimi soğutmadan, “Ipss biir, kıpsss kiii” diye sayaraktan on mekik, iki de şmav çektim. Bi ara gaza gelip “Komando şınavı da çeksem mi acaba ?” diye düşündüysem de, hemen ardı sıra “Fazla soytarılığın lüzumu yok” diye düşünerek bu düşünceden vazgeçtim. Çaya baktım, kaynamıştı. Hemen demleyip demini almasını bile beklemeden otlu otlu içtim bi bardak çayı. Üstümü giyip çıktım evden. Eve vardığımda kapıyı Arzu açtı. Hoşbeşten sonra içeri girdim. Hadi başlayalım” dedim. “Dur acele etme, kahvaltı yapıyoruz biz daha, açsan gel ye” diye itiraz etti. “Yok, sağ ol” deyip koltuğa oturdum, kahvaltılarım bitirmelerini bekledim. Fakat beklerken demek öyle bir bakmışım ki onlara, Arzu ekmek arası peynir yapıp bana getirdi, yedim onu. Ekmeğimi yerken bir yandan da evi inceledim. Perdeler ve halılar kaldırıldıktan sonra bomboş olmuştu ev. Nihayetinde kahvaltıları bitti. Arzu boş çay bardaklarını yıkamak için mutfağa gitti. Metin geldi yanıma oturdu, bir sigara yaktı. “Valla Umutçuğum, televizyonu, çamaşır makinesini, yatak odası takımını götürerek işin çoğunu kolayladık” dedi, sustu. Pek samimi olmadığınız, fakat çok samimi olduğunuz birisi vasıtasıyla tanıştığınız biriyle baş başa kalmak bile yeterince ıstırap vericiyken bir de onun böyle soru mu, öneri mi, sitem mi ne olduğu belli olmayan bir cümle kurması gerçekten çok acı oluyor. Bu cümle karşısında sadece “Evet abi” diyebildim. Bunun üzerine, Metin’le karşılıklı susup, yalvarır gözlerle mutfak kapışma bakarak Arzu’nun gelip bizi bu durumdan kurtarmasını bekledik. Fakat bir türlü gelmiyordu. En eski metot olan “samimi insan üzerinden muhabbet kurarak gerilimli ortamı yumuşatma” metodunu denemek istedim ama aklıma hiçbir şey gelmiyordu. “Bu Arzu var ya, tam şerefsizdir, iki kuruşa satar adamı mehe mehe” diyerek gülmeyi düşündüm, sonra Metin “Sen nasıl konuşuyorsun lan benim eşim hakkında ! ?” der, beni yumruklar diye vazgeçtim. “Arzu şahane kızdır, aman kıymetini bil Metinim” demeyi düşündüm, bu sefer de sanki mazide Arzu ile ben tensel temasta bulunmuşuz gibi olacaktı, vazgeçtim. Biz öyle mal gibi karşılıklı otururken Allah’a şükür Arzu geldi. “Yaa Umut, gerçi biz çoğunu koliledik ama bardaklar ve kitaplar için koli lazım olacak, bi bakkala gidip ister misin” dedi, koşa koşa gittim bakkala. Bakkalın önünde boş koliler duruyordu. Kimseyi rahatsız etmeyeyim diye sessizce gidip aldım. Tam koşa koşa eve dönü-yorken, arkamdan “Hoooop bilader!” diye seslenildiği-ni duydum. Döndüm baktım bakkaldı. “Gel buraya gel” diye çağırdı, yanına gittim. “Hayrola?” deyip elimdeki kutuyu gösterdi. “Şey abi, ben rahatsız etmemek için, yani Arzu ile Metin taşınıyormuş da, bardaklar için, falan fıstık” diye bir şeyler geveledim. “Tamam da, böyle de olmuyor ki hırsız gibi, insan bi izin ister” dedi, bakıştık. Kısa bi sessizlikten sonra “De hadi git” deyip, azat etti beni. Tekrar eve doğru koşmaya başladım, durdum arkama baktım, tekrar koştum. Eve geldiğimde kamyon da gelmişti. Kolileri Arzu’ya verip buzdolabını taşımak için yardım isteyen Metin’in yamna gittim. “Oğlum ne yanıma geldin, geçsene karşıya, tut ucundan” dedi, hemen geçip tuttum. Var gücümle kaldırıp kapıya doğru yöneldim. “Yavaş yavaş, acele etme, heyecanlanma” dedi. “Ne alakası var abi” dedim ama el- I lerim titreyerek ve çabuk adımlarla merdivenlere doğru ilerledim. Tamam tamam, bırak yere. Sen gel buraya, ben öne geçicem” dedi, dediğini yaptım. Fakat buzdolabı- j mn bu tarafı daha ağırdı ve keskin bi yerden tutmuştum. Acıdan gözlerimden yaş geliyordu ama Metin hor görmesin, Ulan bu Arzu’nun arkadaşı da ne biçim erkekmiş” demesin diye ikinci katın merdivenlerine kadar taşıdım. Artık parmaklarımın acısına dayanamıyordum, resmen ağlıyordum. En sonunda “Metin... Abi... Mmhh...” diyerek yavaşça bıraktım buzdolabını ve dibine çöküp ağladım. “N’oldu oğlum, elin mi acıdı, şşş n’oldu?” diye dürttü beni Metin kerizi. “Yok be abi acıdan değil, gücüme gitti sadece. Kolay mı be abi bi evi bırakıp gitmek. Bunca yaşanmışlığı ardında bırakmak. Her metrekaresinde bir anı, bir ruh hali yaşamıyor mu bu evin abi ? Salondaki fotoğraf çerçevesini kaldırdığında altından çıkan kirlenmemiş duvar, sonra eeeee duvar... İşte bunlar hep duygu yağmurlan abi benim için. Etkileniyorum bunlardan” dedim. “İyi o zaman sen çık yukarı, bardaklar filan ıvır zıvırla ilgilen, Arzu’yu yolla” dedi. Çıktım yukan, Arzu’ya durumu anlattım. Biraz bozuldu ama gitti. Ben de bardaklann içine gazete kâğıdı filan koydum; çorapları, tişörtleri çöp torbalanna yerleştirdim. Kitapları, kasetleri de içeriğine göre paketledim. Sonra Arzu ile Metin üçlü koltuğu taşırken “Sağ yap, sol yap, Arzu biraz geriye gel, Metinim kapıya dikkat et” diye onlara yardım ettim. İki saat sonra son kolileri de kamyona yükleyip taşmma işlemini sonlandır-dık. Mahalleli camlara, pencerelere çıkmıştı. Arzu ile Me-lin birkaç komşuyla öpüşüp vedalaşıyordu. Mahallede duygusal anlar yaşanıyordu. Ben yukarı son bi kez çıkıp unuttuğumuz bir şey var mı diye kontrole gittim. Bi koli kalmıştı onu da alıp son bi kez yerde sadece bikaç vida, bi bitmiş tükenmezkalem ve iki üç korniş düğmesi olan boş salona baktım. Yalnızca mahallede değil salonda da duygusal anlar yaşanıyordu. Aşağı indiğimde yaşlı bi teyze Arzu ile Metin’e su veriyordu. “Yavmım, sen de ister misin su ?” dedi bana, “Dur anne, şu elimdekini bu-akayım da...” deyip elimdeki koliyi bıraktım. Son koliyi ben bırakınca sanki bütün eşyaları ben taşımışım gibi oldu. Kendimden emin bi şekilde teyzenin verdiği suyu içtim ve her kendinden emin insan gibi bardağın dibindeki suyu sokağa savurmak istedim. İstedim ama olmadı bardak terlemiş elimden fırladı gitti. Hemen ani bir hareketle teyzeye sarıldım “Annem benim, anneeeeem! Su veren ellerin dert görmesin” dedim içtence. Sonra kamyonun kontağı çalıştı. Metin ve Arzu öne oturdu, ben de damperdeki üçlü koltuğa oturdum. İşte gidiyorduk. Son bi kez mahalleliye el salladım, kimse iplemedi. Pencerelerden kafasmı uzatanlar içeri girdi, sokaktakiler evlerine döndü... Yolda giderken o damper sanki benim yuvammış gibi geldi bana. Biraz üçlü koltuğa uzanıp diğer arabaları filan seyrettim. Koli bantlarını bulduğum tükenmezkalemle deldim. Evet belki o damper bir yuvaydı ama bir yuvayı yuva yapan insan yoktu be içinde. Canım sıkılmıştı, Aı-zu’yu ve Metin’i, en çok da Arzu’yu özlemiştim. Koltuğun arkasına geçerek komodinin üstüne çıkıp, damper ile şöfor mahalli arasındaki pencereden baktım, bi şeyler konuşuyorlardı. Beni fark etmediler, ben de bunun üzerine elimdeki bozuk parayla “cizi cizi çizi” diye cama vurdum. Dönüp baktılar, gülümsedim. Böyle kafamı sallayıp gözlerimi kapatarak anlamsız hareketler yapıp sırıttım. Boş gözlerle bana baktılar. Bi müddet daha gülümsedikten sonra üçlü koltuğun oraya gidip biraz kestirdim. Nihayet yeni semte, yeni apartmana geldik. Bu taşındıkları yer, eski mahallelerine hiç benzemiyordu. Avrupai standartlarda ama soğuk bi semtti. Neyse uzatmiim, eşyaları yeni eve taşıdık. Bütün eşyaları çıkarıp gelişigüzel yerleştirdiğimizde hava kararmıştı. Kolilerden bardak ve çatal bıçak olanları açtık. Arzu bize menemen yaptı. Masada gazete kâğıtlarının üstünde menemenimizi yerken, Metin “Umut, iyi baktın di mi bi şey unutmadık evde ?” diye sordu. “Valla Metinciğim, madden bi şey unutmadık ama sevgiyi, dostluğu ve en önemlisi komşuluğu unuttuk be, komşuluğu unuttuk...” dedim. Tövbe estağfurullah” deyip önündeki menemene ekmek bandı ayı. Yemekten sonra eve gittim. Yorgunluktan olacak, bir duş bile almadan uyuyakalmıştım. Sabah kalktığımda her yerim ağrıyordu. Arzu ile Metinlere gidip yerleri silecek, perde takacaktım ama takatim yoktu. Telefon açtım Arzu’ya “Hamlamışım” dedim.
submitted by merterxxi to kopyamakarna [link] [comments]


2019.11.03 13:48 masalokucomtr Birsen Menekşeli Kimdir

Birsen Menekşeli Kimdir
https://preview.redd.it/c69wrbrowgw31.jpg?width=380&format=pjpg&auto=webp&s=ce32d528eb7ae4befa7a8e45e2d91a2837297dd4
Birsen Menekşeli, (Birsen Karadağlı) tiyatro ve sinema dizi oyuncusudur. İstanbul’da 31 Aralık 1940 yılında dünyaya geldi. Bir zamanlar host olarak görev alan ünlü sanatçı, eğitim kariyerini hukuk fakültesinden yana kullandı. Nedim Otyam editörlüğünde hazırlanan Çocuk Kulübü programlarında, Ankara Radyo’sunda yer aldı.
Afacan filmiyle 1961 tarihinden itibaren sinema sektöründe yer aldı. Yumurcak Faka Basmas, Benim Küçük Meleğim, Hayat Bazen Tatlıdır, Ölmek İstiyorum, İnleyen Dağlar, Atı Alan Üsgüdarı Geçti, Şeytanın Kılıcı filimlerinde rol alan sanatçı, tiyatroda da kendine yer buldu. Tevfik Bilge Tiyatrosun’da Çapkın Damat ve Mebus Olacağım oyunlarında yer aldı. Leyleğin Ömrü oyununda Bulvar Tiyatrosu’nda çalışan sanatçı, bir süre bale eğitimlerine de vakit ayırdı.
Filmleri:
  • Afacan (1961
  • Benim Küçük Meleğim 1961
  • Senin İçin Affettim 1961
  • Vatan Fedaileri 1961
  • İnleyen Dağlar 1961
  • Şeytanın Kılıcı 1961
  • Şoför Ahmet 1961
  • Atı Alan Üsgüdarı Geçti 1962
  • Beş Hikaye 1962
  • Hayat Bazen Tatlıdır 1962
  • Sahte Nikah 1962
  • Sevgiliye Söz Verdim 1962
  • Yumurcak Faka Basmaz 1962
  • Ölmek İstiyorum 1962
  • Beni Osman Öldürdü 1963
  • Ölüm Pazarı 1963
  • Şoförün Kısmeti 1963
  • Baba Hasreti 1964
  • Dağ Başını Duman Almış 1964
  • Halk Çocuğu 1964
  • Hazreti İbrahim 1964
  • Kocatepe’nin Üç Süvarisi 1964
  • Kırk Küçük Anne 1964
  • Çapkın Efe 1964
  • Affedilmeyen Günah 1965
  • Aman Dünya Ne Dar İmiş 1965
  • Bize Türk derler 1965
  • Eller Yukarı 1965
  • Haremde Dört Kadın 1965
  • Kırık Hayatlar 1965
  • Hazreti Yusuf’un Hayatı 1965
  • Bombacı Emine 1965
  • Şeker Gibi Kızlar 1965
  • Dört Kurşun 1966
  • Tilki Selim / Hedeftekiler 1966
  • Yumrukların Kanunu 1966
  • Benim Adım Kerim 1967
  • Yüzbaşı Kemal 1967
  • Hesap Günü 1967
  • Şeytanın Oğlu 1967
  • Acı İntikam 1968
  • Belalı Beşler 1968
  • Kardeşim Benim-Kargacı Halil 1968
  • Marmara Hasan 1968
  • Osman Efe 1969
  • Tütüncü Kız Emine 1969
  • Aşk ve Tabanca 1970
  • Onu Allah Affetsin 1970
  • Hazreti Ömer 1973
  • Memiş İle İbiş Gangsterlere Karşı 1973
  • Annenin Oyunu 2006
  • Annenin Vasiyeti 206
  • Bayram 2006
  • Baba Evi 2006
  • Anneler Günü 2007
  • Rızk 2007
  • Secde 2007
  • Veysel Karani
  • Tuba Dalları 2008
  • Cennet Irmakları 2008
  • Şol Cennetin Irmakları 2008
  • Esma 2011
  • DJ Juicy M Kimdir
  • Biyografi
  • Ayhan Işık Kimdir
  • https://masaloku.com.tr
submitted by masalokucomtr to u/masalokucomtr [link] [comments]


2019.07.21 01:19 ecemayd İnternet görgü kuralı mı, o ne ola ki?

Normalde hepimizin bildiği, derste özellikle üzerinden geçtiğimiz, gündelik hayatla çok da farklı olmayan bu kurallar neler? insanların özel hayatlarını ifşalamama, hakaret, argo, ecnebilerin "hate speech" adını verdiği nefret suçundan uzak durma ve daha akla gelecek onlarca kural. Peki, sorulduğunda herkesin az çok cevaplayabileceği bu yazılı olmayan evrensel kurallar, neden gündem oluyor? neden istatistiki verilere bakıldığında bu kuralları "umursamayan" kimselerin varlığı, bizi bu konuda tartışmaya, hatta lisans dersi olarak öğrencilere öğretmeye itiyor?

Kabaca bakıldığında, tüm insanlığın büyük ölçüde zamanını alan, dijitalleşme adını verdiğimiz, zamanında Amerika'dan tüm dünyaya yayılmış bu internet denen zamazingonun aslına bakarsanız "gerçeklikten" pek de bir farkı yok. aksine, aynı benim şu an yaptığım gibi çeşitli nicklerin altından, insanlara anonim "konuşabilme" hakkı tanındı. akıllara gelebilecek her konu hakkında sayfalarca içerik ve yorum üretilmesine izin verildi. Bana kalırsa bir ülkenin genç nüfusunun internette nasıl vakit geçirdiğine bakarak o ülkenin "güncel" davranışları ve kültürel değişimleri hakkında birçok yorum yapmak mümkün.

İlerleyen satırlarda sebebini anlayacağınızı düşündüğüm bir örnekle konuya devam etmek isterim.

"Harajuku."

Tanıdık geldi mi? Harajuku Japonya'da bulunan bir yer. Genellikle gençlerin "absürt" ve marjinal kıyafetleriyle ünlenmiş, abartılı makyajlar, giyimler, yaşam tarzlarıyla tüm dünyanın ilgisini çekmiş, programlara konu olmuş bir yerdir Harajuku. İnsanların ne yaptığını, neden kendilerini "olağanın dışına" çıkarmak istediklerini, o makyajların, "shitpost'ların", kara mizahların, yapılan tüm "normal dışı", olmaması gereken şeylerin arkasında neler anlattığını, bu gençlerin gizliden gizliye neyin çığlığını attığını işitebiliyor musunuz? daha doğrusu, bunun sebebi pek tabii bilinirken, neden aynı tas aynı hamam devam ediyor?

İki kitlesel nitelikte nükleer saldırıdan, savaştan sonra, yapılan bir araştırmaya göre Japon gençliğinin amerikan kültürünü yaşamaya çalıştığını, kendi baskıcı, amiyane tabirle darlayıcı kültürlerini reddettikleri yadsınamaz bir gerçek ve bu gerçek, üniversite çağındaki bazı japon gençleri, iş hayatına başlayana dek absürt, marjinal yaşama itmiş; iş hayatına girdiklerinde ise sanki hiç kendisi değilmişcesine gerçek bir beyaz yakalıya dönüştürmüştür. O birkaç seneyi, nefes senesi olarak görmelerine sebep olmuşlardır. Amerika kendilerine çok büyük zararlar vermesine, ulusunu büyük sıkıntıya sokmasına rağmen beklenmedik bir şekilde amerika sempatizanlığı, kendi kültürünü kısmen reddedip "ummarsızlaşmaya" itmiştir.

Amerika demeyelim şimdi. Ama bu örnek size bir fikir verdi mi?
Hepimiz tuşlu telefon zamanlarını hatırlayacak yaştayız, zira burayı bir çocuğun okuyacağını sanmıyorum. sizler Nokia telefonlardaki "snake" oyununa gelmişken, çok değil bir üst jenerasyon, evet evet anne babalarınız savaşı, yokluğu, bir mektubun 3 ayda gittiği, öldüğü akrabalarının haberini alamadıkları, daktiloyla kayıt tutulan, sobayla yaşanan, teknolojik bir şeyin olmadığı, eşitlik denen kelimenin bugünkü kadar lügatta olmadığı, nightmare modda idame ettirilmeye çalıştıkları bir hayattan birden dokunmatik telefonların, saniyeler içinde ulaşmak istediği kişiye görsel ya da işitsel bir şekilde ulaşabildikleri bir dünyaya geldiler.

siz de öyle. ama hikaye hiçbir zaman sizdeki kadar kolay olmadı onlar için.

lütfen düşünün, elinizdeki telefonla, şu anda bu yazıyı okuduğunuz o ekranla, akla gelebilecek her türlü bilgiye ulaşabiliyorsunuz. Her şey, ama her şey hem görsel hem de işitsel yolla harmanlanıp önünüze konuyor. Beyniniz adeta Amerikan askerlerinin yediği hiçbir boka benzemeyen, doğal demeye bin şahit olan MREs (Meals Ready to Eat) ile tüm ömrünü geçiriyor, kendisi hiç uğraşmıyor. Düşünün, sadece instagram'da, 30 dakika içerisinde maruz kaldığınız veri akışı, facebook'a girdiğinizde maruz kaldığınız veri bombardımanına nasıl uyum sağlayacaktı bu zavallı olduğu kadar puştluğun kitabını yazmış beyinlerimiz?

Cevap basit. Canlıların yaşam boyu sahip oldukları enerji kısıtlıdır. Hele insanoğlu için bu daha da büyük bir krizdir. Çünkü insan beyni korkunç seviyelerde "enerji tüketir". Bu sebeple de elde etmek istediği şeye en kısa yoldan, en az efor sarf edeceği yoldan giderek ulaşmaya çalışır. Bedenimiz de aynı ama bu başka günün konusu. lol.

Beyninize altın tepside, tamamen hazır binlerce veri sunuluyor, beyninizin "efor harcamasına" izin verilmiyor. Siz de yavrum benim, balıklama dalıyorsunuz. hemen kızmayın, ben de dalıyorum. Sonuç olarak hayatının büyük çoğunluğu dijitale bağımlı hale gelmiş küçük, hantal pislik haline geliyoruz.

Bağımlılık, zaman geçirme isteği, ve kimsenin niyeyse oldukça sıradanlaştırdığı ama Santralistanbul'dan Navajo Reservations'ta bir kabileden adamla anında görüntülü konuşma sağlayabileceğiniz, onlarca yıl önceki verileri, burnunuzu karıştırdığınız odanızda okuyabilmenizi sağlayan bu korkunç teknoloji, cevabını da cümle içerisinde verdiğim üzere gençlerin "lan böyle bir şey de varmış" çıkarımına varmasına, önceki jenerasyonlarından çok daha çeşitli kültürü, goygoyu, hayat tarzını, özellikle de gelenekleri görmesine sebep olmuş, eskilerden daha çok şey karşılaştırabilme, ve bir sonuç çıkarabilme imkanı sunmuştur. ps: özellikle de, kendilerini istedikleri gibi bir insan haline getirebildikleri bir dünyanın kapısını açmıştır.

Bir sürü hayatı görmüş, hayatın kendi yaşadığı boktanlıktan ibaret olmadığını anlamış, çok daha farklı yaşayan akranlarının olduğunu görmüş, kıyaslama yetisine istemsizce önceki jenerasyonlarından daha fazla maruz kalmış, hatta şu saniye içerisinde de, ecnebi yapımı olan ve pornografiden politikaya her konunun konuşulabildiği, her milletten insanın yorum yapabildiği bu siteye maruz kalıyorlar. kendi boktan hayatlarında, boş vermeyi seçiyorlar. Aklınıza gelebilecek her konuyla dalga geçmeye başlıyorlar. Gelenek mi? sikmişim böyle geleneği diyebilme haddini, annesinin çocuk halinden daha fazla bulabiliyor. E bu kadar çeşitliliğin bulunduğu ortamda, yaşadığı yerden, ülkeden, ailesinden, en trajik olanı ise geleceğinden ve kendinden vazgeçme noktasına gelmiş gençler kim takar Yalova kaymakamını modunda, istisnasız her şeye saldırmayı seçiyorlar. Çünkü kolay, çünkü nick arkası var, çünkü Thor Browser var bulunamam (büyük goygoy, bulunursunuz arkadaşlar yapmayın), aha tam da buradan çıkma laf olan "because i fuckin can!" mantığıyla her şeye saldırıyorlar. çünkü Nijerya başbakanına bile bire bir ulaşabildiğiniz, imkanların sınırsız olduğu bir platformdan bahsediyoruz. evet, her şeyi yapabileceklerini düşünüyorlar, özel hayata tecavüz edip binlere, milyonlara mağdurun özelini paylaşıyorlar, ağızlarından salyalar akıta akıta, tüketebildikleri her şeyi tüketmeye çalışıyorlar görmemiş gibi. işin trajikomik tarafı ise evet, görmediler. :)

sırf gündeme o geldi diye binler tarafından soluksuz bir linç furyası başlıyor, sevgilisinin terk etmesini sindiremeyip kafasına pompalıyla sıkan, kendini öldürmeyi beceremediği gibi milyonları bu görüntüye canlı yayınla maruz bırakan tipler türüyor.

Din, dil, ırk, kültür, gelenek, adap, edep, kimsenin sikinde olmuyor. çılgınca bir salça olma durumu hakim. gençler mutsuz, gençler kendilerinden vazgeçmiş. Maslow'un İhtiyaçlar hiyerarşisi'nde ilk, hadi ikinci basamakta kalmış, daha yukarı, estetik ve haz level'ını görmeden ölüp gideceğinin farkında olan bir insandan internette ya da gerçek hayatta görgü kurallarını umursamamasını bir realite olarak kabul etmek, ve hiç de basit olmayan, dünyayı şimdi geçelim, ülkede çok daha major bir problem ve üstüne düşülmesi gereken bir sorun olarak görmek, ve bu konu hakkında temel çözüm arayışına girmek en doğru hamle olacaktır zannımca.

kendinden vazgeçmiş biri çevresini umursamaz. çünkü kaybedecek hiçbir şeyi yoktur. dilediği gibi pislikleşebilir, görgü kurallarını yoksayabilir, çünkü yapsa da, yapmasa da elinde olan şey koca bir sıfırdır. Önemli olan, önce aile ile başlamak üzere, dijital platformlarda da uygulaması gereken görgü kurallarını, edep, ar kurallarını sindirip, başkalarının özgürlüğünü baltalamayacak, hayatına salça olmayacak, nefret suçu işlemeyecek kadar meşgul etmek ve nasıl çocukla iletişime geçerken onun seviyesinde konuşmamız gerekiyorsa, gençlerle de onların dilinden konuşup psikolojilerini, dahası halen oluşma aşamasında olan, ergenliğin son demlerindeki kişiliklerini yontmanın, bilişim suçları departmanından daha etkili bir sonuç vereceği inancındayım.

sonuna kadar okuyan dostlarımın şimdiden gözlerine sağlık. umarım ortak görüşlerin yakalanabildiği bir metin olmuştur deyip, yarın tez yazmaya devam edeceğim gerçeği altında ağlayarak ayılı yastığıma sarılıp uyumaya çalışacağım efenim.

saygılar.
submitted by ecemayd to PUB204 [link] [comments]


2018.11.21 20:16 AlmanKurdu ALMAN KURDU YAVRUSU

ALMAN KURDU YAVRUSU
Alman Kurdu Yavrusu

ALMAN KURDU YAVRUSU

Türkiye' nin en kapsamlı Alman Kurdu üretimi ve satışı ağına sahip firması

alman kurdu yavrusu satılık alman kurdu

SATILIK ALMAN KURDU; Alman kurdu ülkemizde son 20 sene içerisinde apartman dairesi ve bahçeli evler ve işletme alanları için koruma köpekleri görevini son derece başarılı bir şekilde icra eden bir aile köpeği ve koruma köpeği kategorisindeki liderliğini korumaya devam etmektedir. Alman Kurdu bebeklik döneminde (2 ay ile 6 ay arası), erişkin döneminin aksine tamamen farklı bir anatomik yapıda📷görünmektedir. Alman Kurdu almak için beni arayan bir çok kişiden ilk etapta "...hocam kalçası düşük ve kulakları dik değil mi?..." şeklinde sorular almaktayım. Alman Kurdu Yavruları özellikle erişkin olmalarına kadar olan süreçte hızlı bir değişim göstermektedirler. Alman Kurdu Yavrusu ilk doğduğunda siyah ve kapkara bir renk pigmenti ile dünyaya gelmektedir, ilerleyen bebeklik döneminde renklerinde ve anatomik yapılarında çok ciddi gözle görülür değişimler yaşanmaktadır. Alman Kurdu Yavrusu 8. ayından itibaren ırk fiziki ve anatomik özelliklerini göstermeye başlarlar. Özellikle kulaklarının dikilme dönemi 4. aydan itibaren gerçekleşmeye başlar ve bu süreç 6. ayına kadar sağ ve sol kulaklarını sırayla veya aynı anda dikebilirler. Alman kurdu fiyatları ülkemizde bu ırkın anne ve baba şecere durumlarının yanında ırk standartlarını ne şekilde yansıttıklarına kadar bir çok faktör bu ırkın yavrusunun fiyat politikasını etkilemektedir. Lakin ülkemizde alman kurdu fiyatları 1.500 ₺ den başlayarak yukarı doğru seyretmektedir. Alman kurdu yavrusu seçiminde öncelik yavru alman kurdunun fiyat bilgisi değil, Irkını yansıtan saflık özellikleri belirleyici etken olmalıdır.

alman kurdu www.amankurdu.info.tr
submitted by AlmanKurdu to u/AlmanKurdu [link] [comments]